23 Kasım 2005

OLA MADRİD



İspanya’ya dördüncü ve en kapsamli seyahatime giderken aklıma tarihte bize öğretilen İspanya geldi. Lise tarih derslerindeki İspanya özellikle Akdeniz’in doğusuna hakim, keşifler çağını başlatan ve bu sayede zengin olan bir ülke olarak geçer. Tabii ki lise yıllarında İspanya hakkında daha çok bildiğimiz şey efsanevi futbol takımları olduğuda aşikardır. Bu keşiflerle zenginleşen İspanya ile biz pek savaşmadığımız için ilerleyen yılların tarih kitaplarında önemini kaybeder. Üniversite yıllarında öğrendiğimiz ise İspanya’nın 2.dünya savaşına katılmamış olmakla beraber sıkı bir dikta rejimi altında yaşamış olduğu, yetmişli yıllarda Avrupa Birlğinin en zayıf 2-3 ülkesinden biri olduğu şeklindedir. 1992 Barcelona Olimpiyatları ve devam eden spor başarıları, daha ilerleyen yıllarda gittikçe daha çok duyulmaya başlanan İspanyol şehirleri ve markaları ile bu güzel ülke Türk Turistler tarafından daha çok keşfedilmeye başlandı. Ama gözüken o ki biz biraz yavaş kalmışız. Özellikle güney kıyıları 1970’lerden beri bence çarpık sayılacak bir kentleşme ve bugünki Türkiye’ye benzeyen bir emlak satışı dalgası ile başta Alman ve İngilizler olamak üzere soğuk Kuzey Ülkeleri zenginleri tarafından mekan edinilmiş durumda.

Madrid İspanya için aslında sıradan sayılabilecek bir şehir. Aslında tarihsel olarak bir çok şehrinden daha çok yeni. Örnek vermek gerekirse Cadiz şehri yaklaşık 3000 senelik bir yerleşim bölgesi iken, Madrid 9.yy’da kurulmuş bir şehir.

Anlatılanlara göre Mağribi istilası sırasında Toledo şehrini korumak için bugünki Madrid sarayının olduğu yerde “Mayrit” Adı ile bir kale kurulmuş ve ilk yerleşim daha çok rahipler tarafından yapılmış. Daha sonra “Madrilenos” denen daha çok tarım ve tciaret ile uğraşan çalışan sınıf oluşmaya başlamış.13.yy’da Kilise ve Madrilenos arasında av sahalarının kullanımı konusunda bir çatışma çıkmış ve alınan karara göre mal sahibi kilise ama avlanan ürünler Madrilenos’lara ait denmiş.Buradan da Madrid’in sembolu sayılan ve Puerta Del Sol meydanında bulunan ağacı koklayan ayı (kilisenin o zamanki amblemi) çıkmış.

Madrid’in bu bereketli av toprakları çok ilgi çekmiş.İspanya krallığı evlilikler nedeni ile genelde İspanyollar dışında yönetildiği çok zaman olmuş. 1561’de resmi başkent olduğunda 80,000 nüfusu olan Madrid bugun 3 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapmakta.Hasburglar, Burbonlar gibi değişik hanedanlar tarafından yönetildiklerinden şehrin gelişimi de bu paralelde gerçekleşmiş. Eski şehir denen kısım Burbon bölümüne genişlemiş sonra daha yeni ve lüks bölümler eklenmiş. Kendi iç savaşları dışından ciddi bir savaş görmediği için şehirde korunarak bugüne ulaşmış eserler çok. Madrid’in tarih boyunca öenmli özelliği bir kültür başkenti olması. Tarih boyunca Velazques, Goya gibi ressamlara, meşhur Cervantes’e ev sahipliği yapmış ve bugun büyüklüğüne göre en çok sanat müzesi barındıran şehirlerden biri durumunda.

Turist olarak şehir gezmenin en iyi yolu kesinlikle metro ve yürümek. Çok kapsamlı ve başarılı bir metro altyapısı olan şehirde, inanılmaz geniş yollar olmasına rağmen trafik özellikle turistik merkezlerde çok yoğun. Birde istanbul misalı bir çok yerde yol yapımı işleri var.

Şehir bence 4 bölüme ayrılıyor. Biri daracık sokakları ve inanılmaz kalabalığı ile Eski Şehir ki burada özellikle Plaza Mayor ve Puerta Del sol meydanları, Gran Via caddesi, Kraliyet Sarayı dikat çekici yerler. Buralar alışveriş, yemek, eğlence ve kalabalığa karışmak için en turistik bölge.

Hemen buraya paralel Burbon bölümü başlıyor ki burada muhteşem Prado müzesi, Thyssen-Bornemisza müzesi, Cibeles meydanı, çok muhteşem bir park olan El Retiro parkı, Merkez Bankası binası, Borsa binası, Puerta de Alcala isimli törensel geçiş kapısı, Madrid’in en lüks oteli olan Ritz bulunmakta.

Şehrin daha yukarı kısmında ise Castellana bulvarı, Colon Meydanı, Galdiano müzesi, lüks alışveri caddesi Serrano’nun bulunduğu geniş caddelerden oluşan , 19. yüzyılda gelişmiş daha modern bir bölüm söz konusu.

Buraya kadar bahsettiğim bölüm aslında sıkı yürüyüşler ile rahatça gezilecek bölümler. Metro ile şehir keşfetmeye devam ederseniz Sömürgecilik döneminden kalan eserlerin sergilendiği America Müzesi, mini-Manhattan diye tanımlanacak Azca bölümü, 105,000 kişilik devasa Berbabeu stadı, ve Boğalar ülkesnin ne büyük ve muhteşem arenası Plaza de Toros Las Ventas, bir hayvanat bahçesininde bulunduğu biraz bizim Blegrad ormanının andıran Casa de campo, Aswan barajı yapımı sırasında gösterdikleri yararlılıkdan dolayı İspanyollara verilmiş Mısır tapınağı Debod ilginizi çekebilir.

Vaktiniz kalır ve Madrid’in ilerisini görmek isterseniz Segovia ve Toledo enteresan alternatifler.

Madrid’de yaşam sadece sanat ve tarihi eser değil tabiiki. Endülüs’te daha da farklı olmakla birlikte Madrid’de de çok enteresan bir yaşam var. Sene boyunca devam eden festivaller, konserler ve flamenko gösterileri dışında özellikle yaşam stili ve yemek kültürü çok dikkat çekici.

Madrid’de temelde 2 tip kahvaltı var; biri sabah evde genelde bir kahve ve yanında bir ekmekle yapılan diğer ise genelde 11 civarı bir bar veya cafe’de kahve veya bira eşliğinde Churros (tatlı cinsi, Tortilla (omlet), Bocadillo (sandöviç) yenerek yapılan. Yemek saat 13.00-16.30 arası geniş bir zaman diliminde yenmekte.Bu bölümde ilk önce bir barda alınan tapas (meze) ve şarap sonrası ana yemek için bir lokantaya gidilmekte. Akşamüstü ise özellikle uzun alışveriler sırasında sıkça kahve ve çay molası verilmekte. Eve dönmeden önce gene bir tapas ve içki seansı var. Daha sonra 21.00-24.00 arası değişen saatlerde başlayan yemek sözkonusu. İspanyollar kesinlikle dışarıda yemeğe çok düşkün onun için günün bir çok saatinde barlar, cafeler, lokantalar dolu.

Madrid’de neler yemeli; Valensiya’nın yemeği olan ve bir çok çeşidi bulunan Paella, karışık kızarmış deniz ürünleri tabağı Fitura de Pescado, sarımsak çorbası Sopa de Ajo, ekmek, sarımsak, biber, domates ve salatalıktan yapılan Gazpacho çorbası, Boğa kuyruğundan yapılan Rabo de Toro, tapas çeşitleri arasında çok değişik bir köfte olan Albondigas, değişik çeşitleri ile Tortilla, Kalamar, Serrano jambonu, Mancehogo peyniri, Zeytin, Közlenmiş biber salatası Ensalada de Pimientos Rojos. Bu güzel yemeklerin yanından Rioja Kırmızı veya Penedes beyaz şarapları, lokal biralar, nefis tatlı şaraplar (Fino sherry), Sangria ve özellikle kahve sevenler için mutlaka sütlü kahve ( Cafe con leche)

Madrid meyhane kültürü gelişmiş bir yer. 80’den fazla antik meyhane taberna adı ile halen faaliyette, mutlaka deneyin.

Tüm yemekle için geçerli kural; servis çok yavaş ve garsonlar çok sevimsiz onun için çok acıkmadan oturmak, sabırlı olmak ve yanınızda yemek isimlerini anlatabilmek için bir özel sözlük bulundurmak çok işinize yarayabilir.

Alışveriş sevenler için zeytinyağı, tekstil, özellikle deri çanta, peynir, yelpaze, seramikler ön planda. El Corte Ingles her yerde yaygın ve genelde oldukça çok çeşit sunuyor. Zara, Mango, Berskha ve diğerleri Türkiye’den genelde çok daha ucuz. Özellikle tax free alışveriş ile çok iyi fırsatlar yakalanıyor. Şehrin hemen yakınında Laz Rozas Village enteresan bir outlet.

Gracias y Adios

ENDÜLÜS 2

Geçen yazımda bu değişik yarımadayı ve yaşamını tanıtmaya başlamıştım; bu seferde onun güzel bazı şehirlerinden bahsetmek istiyorum. İlk durağımız Sevilla’dan hızlı tren ile Cordoba. Roma zamanında Guadalquivir nehri kıyısında gelişen bu şehir başkent görevini görmüş ama asıl çıkışını Mağribiler devrinde yaşamış. Çevreside tarihi eserler ile dolu bu şehrin eski şehir diyebileceğimzi kısmı asıl turistik kısmı. Tren istasyonundan 15-20 dk yürüyüş ile ulaşabildiğimiz bu bölümün ilk gezilecek yeri muhteşem cami
“Mezquita”. 8.yy da yapılan bu camiye 16.yy’da bir de katedral eklenmiş. Yaklaşık 90 metrelik çan kulesi, portakal ağaçları ile süslü bahçesi, iç yapıda bulunan yüzlerce kolonu ile gerçekten muhteşem bir yer. Çevresinde daracık bir çok Endülüs sokağı, hediyelik eşya satan dükkanlar ve tapasları ile ünlü restoranları olan caminin hemen önünden kalkan at arabaları ile 40-45 dakikalık bir tur yapma şansınız oluyor. Bu tur sırasında şehrin zaman içerisinde yenilenen dokuları arasında kaybolmuş, çeşitli medeniyetlere ait tapınak, kilise, ev ve diğer eserleri görmek mümkün. Bunlardan en güzellerinden biri de nehir üzerindeki tarihi Roma köprüsü, “Puerte Romano”.

Mezquita çevresinde Çiçekli sokak, Sinagog, Saray ve meşhur matador El Cordobes’in mezarı ve onu öldüren boğanın derisinin de bulunduğu Boğa müzesi de diğer gezilecek yerler arasında. 10 km kadar merkezin dışında ise yüzyıllar evvel yok olmuş ama kalıntıları halen gözüken Medina al Zahara bulunmakta. Cordoba şehrine öğlen yemeğini kapsayacak şekilde yarım günden biraz daha fazla ayırmak yeterli ama bu tarihi şehrin havasını solumak isterseniz keyif size ait.

Sevilla’dan 2 saatlik bir tren yolculuğu sizi Antalya benzeri bir şehir olan Malaga’ya getirmekte. İspanyolca ismi ile Costa Del Sol’un yani güneş sahilinin başkenti ilk izlenim olarak aslında pek hoş bir görüntü vermemekte. Ama istasyondan 15 dakikalık bir yolculuk sizi daha modern bir şehire getirmekte. Çok rahat yürüyerek gezinen bu şehirde bir günlük tur ile tamamını gezmek mümkün. Ana meydan olan Anameda Principal’den şehrin batısınına doğru yürümeye başladığınızda sol tarafınızda alışveriş ve yemek için en uygun cadde olan Larios kalıyor. Buradan geçip ileride oldukça güzel bir yapı olan Katedral’e ulaşılıyor. Katedralin biraz ilerisinde ise aslen Malaga doğumlu olan Picasso’nun müzesi ve ilerisinde ise Merced meydanı var. Bu civardaki dar sokaklarda alışveriş için enteresan yerler karşınıza çıkmakta.

Meydandan Alcazabilla caddesine saptığınızda ise muhteşem bir yapı olan Alcazaba Surlarına ve hemen önünde 1950’lilerde keşfedilen Roma Tiyatrosunun kalıntısına ulaşıyorsunuz. Fakat Malaga’nın en güzel yeri bence muhteşem kalesi Gibralfaro; oldukça yüksek olan bu kalenin çıkışında eğer araç ile gidiyorsanız çok güzel evlerin ve kamu tarafından işletilen ve genelde tarihi eserlerin yakınında olan Paradorların birinin önünden geçiyorsunuz. İnişi ise yürüyerek yaparak çok güzel fotoğraflar çekmek mümkün. Özellikle evlerin arasında olan Arena çok muhteşem gözükmekte. Şehrin arenadan hemen sonrasında tüm sahili kilometrelerce plajdan oluşmakta.

Malaga’nın en güzel yanı kiralayacağınız bir araç ile size çok değşik turlar yapma olanağı tanıması. A-7 Ronda Oesta otobanına çıtığınızda hemen ilk durağınız Torremolinos olacaktır. İspanya sahilleri 1970’lerden beri Kuzey Ülkeleri zenginlerinin emlak yatırımı yaptığı ve sıkça geldiği yerler. Torremolinos dan başlayan ve belki Cebelitarık’a kadar giden sahilde boş yer bulmak mümkün olmadığı gibi iç kesimlerde golf sahaları, site ve villalarla dolu.

Devlet yolu ve otoban günün her saatinde yoğun ama belirli girişler ise devamlı tıkalı ve otobanlarda çok kaza olduğu için trafik sıkışmakta. Umarım şu günlerde ülkemizde başlayan emlak çılgınlığı bizi de bu hale getirmez diye düşünmeden geçemiyor insan. Bu ufak şehirlerin çoğu oldukça çirkin ve kalabalık ama istisnası ise Marbella. Ama bir tavsiyemiz oraya gitmeden yol üzerinden 2 yerde mola vermeniz;biri 227 nolu çıkıştaki Krokodil Parkı. Yaklaşık 300 kadar timsahın bulunduğu bu parkta bu inanılmaz hayvanları gerçekten çok deneyimli bir avcı / eğitmen eşliğinde tanımak mümkün hatta küçük sayılabilecek birini elinize alıp poz vermeniz de söz konusu. Parktaki en büyük timsah yaklaşık 4,5 metre boyunda ve yarım tondan daha ağır.

Diğer ilginç durak ise 222 nolu çıkıştan ulaşabileceğiniz ve sizi yaklaşık 800 metreye taşıyacak teleferik. Trafiği aşıp Marbella’ya ulaştığınızda ise Avrupanın en lüks yerlerinden birinin karşıladığını kıyafetlerden, arabalardan ve teknelerden anlamanız mümkün. Özellikle Plaza de los Naranjos’da yiyeceğiniz bir gurme yemek sırasında İspanyolca dışındaki lisanları daha çok duyuyor olmak sizi şaşırtmamalı burası grçekten de İspanyolların çalışıp diğer Avrupa ülkerlerine mensup zenginlerin yaşadığı bir yer. Eğer golf meraklısı iseniz yakınlarda çok sayıda golf sahası bulunmakta. Eğer yola daha da devam ederseniz ve ingiliz vizeniz varsa ( biz bu ayrıntıyı öğrendiğimizde iş işten geçmişti) Cebelitarık’da hem efsanevi Kaya’yı (içinde sığınaklar ve savunma amaçlı mağaralar varmış) görmek hemde teleferik ile tepeden bir boğaz manzarası almak hatta zaman ayırmayı göze alırsanız balina turlarına katılmak mümkünmüş. Yol biraz daha ileride sizi feribot ile Afrika kıyılarına geçmenizi sağlayacak Algecerias’a ulaştıracaktır.

Eğer Malaga’dan doğuya yani Costa del Almeira kısmına gitmek isterseniz hedefiniz bizim gitmediğimiz Nerja olmalı. Burası sahilleri, Avrupa’nın balkonları denen denize dik kayalıkları ve milyonlarca yıl önce oluşmuş ve eski insanlara da ev sahipliği yapmış mağaraları ile ünlü. Kilometrelerce uzunluktaki mağaraların turizme açık bölümlerini gezmek bir saat alıyormuş.

Ve Endülüs’teki son durağımız ise yaklaşık 125 km ileride, Binbir Gece Masallarının esin kaynağı Al-Hamra’nın bulunduğu Granada. İspanya’nın kış sporu merkezlerininde bulunduğu Sierra Nevada dağları ile tanışacağımız bu yolculuk bizi aynı zamanda çeşitli Doğal Parklardan da geçirmekte. Çingeneleri ile ün salmış Granada sadece Al-hamra’dan oluşmamakta, şehrin içine eski bölüme girmeyi göz önüne aldığınız yol sizi bir zamanlar camiler ile dolu ama bugün daha çok avlulu evler yani carmenleri ile göz alan Albayzin’e de götürecektir. Gene eski şehirdeki Katedral’de özellikle Alhamra dan çok güzel gözükmekte. Evet nedir bu Al-Hamra’nın hikayesi? Kızıl tepe olarak bilenen bir yerde kurulu Al-Hamra gerçekten hem kapalı hemde açık mekanları ve manzarası ile büyüleyici.Binbir Gece masallarının bir kopyası ve sahipleri Nasır ailesi için yeryüzünde cenneti tanımlamak amacı ile yapılmış bu muhteşem eserin özellikle Casas Reales denem bölümü, kale kısmı muhteşem. Buraya giriş oldukça sıra beklemeyi gerektiriyor ve önceden BBVA bankası şubeleri aracılığı ile rezervasyon yapmak tavsiye edilir. Biz 30 dk kadar sıra bekleyerek gimeyi başardık. Saray bölümü belirli saatlerde günde 2-3 defa açılıyor onun için kendinizi buna göre ayarlamanız şart. İsteyenler için bu eserin hemen yanından bir parador otel mevcut. Alhamra nın bahçe ve tarlalrı ile ünlü olan kısmı ise Generalife isminde ve biraz daha ileride yer alıyor. Burada her yıl dans ve müzik festivalleride düzenlenmekte imiş. Endülüs ziyareti için en uygun mevsimlerin baharlar olduğunu hatırlatıp bu muhteşem kültür mozaği için mutlu seyahatlar dilerim.

SEVİLLA & ENDÜLÜS

İspanya turumuza devam ediyoruz. Merak edenler için ispanya ismi Yunanca “Hispania”dan, bu kelimenin de etimolojik olarak “i-schephan-im” yani “çok uzaklardaki yer” anlamı ile Fenike’ceden geldiği düşünülmektedir. Madrid’de başlayan turumuz saatte ortalama 250 km hız yapan AVE treni ile bizi Avrupa’nın Anadolu benzeri bir kültür cennetine Endülüs’e taşımakta. Endülüs’ü gezmek sıradan bir Avrupa ülkesini gezmekten çok daha farklı bir duygu. Orada farklı bir şeyler yaşanmış olduğunu, farklı kültürlerden insanların geçmiş ve eserler bırakmış olduğunu görmemek, hissetmemek hemen hemen imkansızdır.

Endülüs’ün tarihi belkide Avrupa’nın en eskilerindendir. İ.Ö den 25,000 yılında kalma resimler Nerja mağaralarında (bir bölümünü gezebeilirsiniz) kendini göstermektedir. Cadiz İ.Ö 1100 yıllarında kurulmuş belkide Avrupa’nın en eski şehirlerindendir. Bir çok medeniyet geçmiştir Endülüsten. Herodotos’a göre bugünde halen bulunamış efsanevi şehir Tartesus’un peşinden bugünki Malaga yakınlarına gelen Grekler, Fenikeliler, Gotlar’dan biraz dinsel sebepler ile ayrılan ve göçen Vizigotlar... Ama buraya damgasını vuran asıl Mağribiler olmuştur. Ziyad oğlu Tarık ‘ki adını Ceb-Ül-Tarık olarak bugunkü Cebelitarık’a vermiştir ve 700’lerin başından itibaren bu yöreye kimliğini kazandıran İslam uygarlığını başlatmıştır.

1400’li yılların sonunda İspanyol imparatorluğu bu toprakları ele geçirmiş ve Keşifler çağını başlatmıştır.Yaklaşık 17.yy sonuna kadar ilk önce Sevilla daha sonra Cadiz ciddi şekilde büyümüşleridr. Daha sonra belkide 1980’lere kadar sürecek daha gösterişsiz bir dönem başlar bu topraklarda. 1980’lerden itibaren başlayan gelişme başta turizm ve hizmet, tarım sektörleri olmak üzere yaklaşık 9 milyonluk nüfusa tekrar hayat verir ve bugunkü konumuna getirir.

Endülüs veya İspanyolcası ile Andalucia ( Andalu diye okunuyor) bir rivayete göre “vandalların diyarı” anlamına, bu ülkede kısa süre hüküm sürmüş Vandallardan diğer bir iddiaya göre ise Vizigotların toprak dağıtım felsefesinden “landahlauts” kelimesinden türemiştir.

Endülüs aslından geniş ve değişken bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bir yanda Atlas okyanusundan balıkçılık ve denizcilik ağırlıklı Huelva, Cadiz gibi şehirler, bir yanda Sierra Nevada dağlık bölgesi, kayak merkezleri ve doğal parklar, öte yanda meyve, sebze diyarı Akdeniz kıyısında Almeria, alabildiğine turistik , golf sahaları ve villalarla dolu Costa Del Sol.

Bölgenin en önemli şehirleri arasında Sevilla, Granada, Cordoba, Malaga, Cadiz, Jaen, Almeira, Algeciras yer almakta. Tüm bu şehirler düzgün otobanlar, oldukça yoğun trafikli ana ve tali yollar ve çoğu zaman da hızlı veya normal trenler ile birbirine bağlı durumda. En güney noktada Algeciras’tan feribot ile Afrika’ya, Tanca’ya geçmek de mümkün.

Gene Endülüs yaşamına döndüğümüzde aklımıza hemen Boğa güreşi, Flamenko, tapas, Fiestalar, İspanyol şarapları gelmekte.

Endülüs yaşamı İspanyollar için bile farklı hatta biraz hor görülmektedir. Özellikle Katalanlar ve Endülüsler arasında hayat bakış açısı oldukça farklıdır. Oldukça tutkulu, öfkesini ve duygusallığını göstermekten çekinmeyen, biraz kaba-saba, zaman zaman maço , konuşmayı hatta yüksek sesle konuşmayı seven, tembel sayılan, yemek ve içmeyi, çapkınlığı seven, zıtlıklardan hoşlanan ve zamanı önemsemeyen bir kültür olarak hala orta yaşlı ve ihtiyarlar benliklerini korumaktadırlar.

Zaman aslında olmayan bir kavram sanki, her şey yavaş ve uzun saatler üzerine ve anın tadını çıkarmak mantığına kurulu. Hatta lisan bile ilginç, anlayabildiğimiz kadarı ile Akşam’ın bir kelime karşılığı yok. Saat 12 için sabah saat 12 anlamına gelen “las dolce de la manana” kullnılan bir yerde siestanın keyfini siz düşünün.

Peki meşhur adetlerin kökenleri nedir; Boğa güreşinin temel kökeni Romalılar. Roma lejyonerlerinin dini olan Mitra dininde bir ritüel boğa kurban etme üzerine imiş. Bu doğrultuda gelişen kültürde bugün Plaza de Toros denen ama temelde Roma Arena’sı ile aynı mantıkta yapılan alanlarda bu sanat özellikle Ronda ve civarında gelişmeye başlamış. Araplar döneminde Arap atları ile Boğaların rekabeti de özellikle bugun hala yapılan Boğa koşularının temelini atmışa benziyor. Bugün iyi bir matadorun 100,000 Euro’dan fazla günlük kazancı olabilir. Nisan ve Ekim arası genelde haftasonları yapılan güreşler gerçek bir ritüel. Bu arada Boğa güreşi ile ilgili her müzede tanıtılan efsanevi bir matadordan bahsetmeden geçmemek lazım. Manuel Benitez, bilinen takma adı ile El Cordobes, şan ve zafer dolu bir yaşamın ardından 1947’de bir güreş sırasında Boğa tarafından öldürülmüş.

Diğer bir gelenek ise Flamenko; kökeni 16-17.yy’da Endülüste yaşayan çingenelerin “juerga” denen eğlence şekillerine dayanıyor. İlgilenenler için çingenelerin (orjinali galiba Farsça çalgı çalan, dans eden anlamına gelmekte) kökenleri 11.yy’da Hindistan’a dayanmakta. Gazneliler ve 2-3 yy sonra Timurlenk tarafından göçe zorlanan bu toplum İber yarımadasına gelmiş. Sadece müzik değil, lirikler, dans ve hatta duruş ve yaşantıya yansıyan bir felsefeyi başlatacak olan çingenelerin ilk yerleşim yerlerinden biri de Granada şehrindeki Albayzin mağaraları. Granada gezinizde mutlaka görün.

Peki gezmeye nereden başlayalım? Tabii muhteşem başkent Sevilla’dan. Eski Romalıların Betis dedikleri daha sonra ise “Büyük Su Yolu anlamına gelen Guadalquivir nehri boyunca uzanan, Keşifler çağının altın şehri ve 1992 Expo ile tekrar itibarını kazanan, çapkınlığı ile dillere destan (aslında Madrid yakınında yaşadığı bilinen bir Kont olan) Don Juan’ın, baştan çıkaran, yürek yakan Carmen’in yaşadığı, Kristof Kolomb’un seferlerine çıktığı ve mezarının bulunduğu ve Don Kişotun yazıldığı Sevilla. Madrid’den hızlı tren ile 2,5 saat yada uçal ile geldiğimzi bu şehir gezmesi en zevkli şehirlerden biri.

Şehrin 2 temel simgesinden biri Torre Del Oro (Altın Kule) diğeri ise Sevilla Katedrali. İlki nehir turlarınında yapıldığı ve zamanında savunma amaçlı yapılmış bir kule. Şehrin “El Arenal” denen ve zamanında denizcilik merkezi olan yerde. Gene bu bölgede güzel bir boğa güreşi arenası, Magdenala Kilisesi, Güzel Sanatlar Müzesi, Opera binası bulunmakta.

Katedral ve çan kulesi “La Giralda” ise eski şehir diyebileceğimiz Santa Cruz bölümünde bulunmakta. At arabası veya yürüyerek gezebileceğiniz bu bölümde Real Alcazar Sarayı, Sevilla Katedrali ve La Giralda ( aslı aslında Araplardan kalan bir minare ama şimdi bir çan kulesi görünümünde ve tırmanılarak kuşbakışı bir Sevilla manzarası görülebilir)bulunmakta. Buradan kısa bir yürüyüş ile dar ama hoş sokaklardan restoran ve alışveriş imkanlarının olduğu kısımlara ulaşılabilir.

Sevilla’da mutlaka görmeniz gereken bir yer ispanyol Meydanı ve Maria Luisa parkı. İspanyol meydanının hemen yanında ise keşiflerden özellikle Amerika’dan gelen bazı eşyaların sergilendiği binalarında olduğu Amerika meydanı var. Biraz ileride Sevilla’nın lüks ve efsanevi oteli Alfonso VIII ve eskiden Carmen’in çalıştığı tütün fabrikasının
yerinde ise Üniversite bulunmakta.

Nehrin karşı kıyısına geçtğinizde eskiden çingenelerin yaşadığı, daracık ve hoş sokakları ve kendine özgü havası ile Triana var. Zamanında ünlü flamenkocuları, boğa güreşçilerinin yetiştiği ve seramik sanatı ile de ünlü bu kısım bugün barları ve karşı kıyıdan şehire bakma şansı veren romantik restoranları mesela Bar el Puerto ile de ünlü. Biraz daha ilerinde Expo 92 ile hayat bulan Cartuja adası var. Burada omnimax sinema, temalı eğlence parkı, güzel roller coasterleri olan “Isla Magica” , alışveriş alanı, müzeler gibi seçenekler bulunmakta.

Sevilla’da yaşam oldukça rahat; çok sayıda öğünde çok sayıda değişik yemek tadmanız mümkün. Tabii ki en ünlüsü sabah için tost ekmeği üzerinde nefis bir zeytinyağı ile Tostada Con Aceite, İber jambonu, Churros, tortilla, domuz sosisi Salchichon. Öğlenleri ve akşamları ise mutlaka Fritura de Pescados ( karışı deniz ürünleri tabağı),Albondigas, tuzlu balık Pescado a la sal...Genelde 20-30 euro arası güzel bir yemk mümkün, 1-1,5 euro civarında ise kahve içilebiliyor. Kahvenin içine koyan süt oranına göre değişik isimler aldığını unutmamanız gerek. Sade kahve “solo”, sütlü kahve ise “cafe con leche”. Mutlaka sherry yani tatlı şaraplardan içmenizi öneririm. “Fino” diye bilinen bu şaraplarda yaklaşık yüzde onbeş alkol var. Mesela Solera ve la Ina iyi markalar arasında. Şaraplar zaten meşhur ama denenebilecek biralar arasında Cruz Campo ve San Miguel var. Alışveriş için özellikle deri, ayakkabı, hediyelik çeşitleri hem bol hem Türkiye’ye göre oldukça ucuz. 90 euro’yı geçtğinizde %16 oranından başlayıp azalan miktarlarda vergi iadesi alıyorsunuz, fiyatları buna göre karşılaştırın.

Sevilla dan günübirlik hızlı trenle gidilecek en güzel seçeneklerden biri tarihi Cordoba. Yazı daha fazla uzamasın diye Granada, Malaga, Marbella ve Cordobayı gelecek hafta anlatacağım.

15 Haziran 2005

AVRUPA BİRLİĞİNİN MERKEZİ BELÇİKA

Avrupa’da tercihen yazın 3-4 günlük seyahetlerinizden birini yapabileceğiniz enteresan üklerden biri Belçika; ama sebebi bu küçük ülkenin hem Nato hem AB’ye ev sahipliği yapıyor olması değil, nefis biraları, midye ve patatesleri, çikolata ve waffle’rı...

Yaklaşık 10 milyon kişinin yaşadığı ülke yılda çoğunluğu iş amaçlı olmak üzere 6 milyon civarında ziyaretçi çekiyor. Tarihi İ.Ö 60 yıllarına kadar giden Belçika da Brüksel’de yaklaşık 1000 senelik bir geçmişe sahip. Uzun süreler pamuk ticaretinin merkezi durumunda olan Belçika’da 1829’da kendi çapında bir devrim yaşamış. Flamanlar ve Wallonlar arasındaki bölünme özellikle 20.yy’da daha da netleşmiş ki bugun Brüksel dışındaki her yerde gerek lisan gerekse milliyetçi bakış farklılığı hemen hissedilebiliyor.

Her iki dünya savaşında da Almanlar tarafından işgal edilen Belçika 1967’de Nato ve 1958’de Avrupa Ekonomik Topluluğu merkezi olarak tanımlandı. Ayrıca futbolseverler 1985 Heysel stadyumu faciasını da hatırlarlar.

Belçika’nin iki önemli şehri başkent Brüksel ile ortaçağdan kalmış nefis Brugge. Brüksel gerek yaya gerekse metro ve tramvay ile gayet rahat gezilen bir şehir. Şehri iki bölüm olarak düşünebilirsiniz, daha tarihsel ve fakir olan ve Büyük Meydanı (Grand Palace) çevresini, Avrupa’nin en eski alışveriş merkei Galeries St Hubert ve çevresindeki bizim Kumkapı ya da Nevizade benzeri restoranların olduğu alanı kapsayan gezmesi oldukça zevkli bölüm. Bir de tarihsel olarak Fransızca konuşan arsitokratların yaşamış olduğu Gotik kiliseleri, Kraliyet Sarayı, Parkların ve AB Binalarının bulunduğu bölüm.

Yürüyerek çok rahat gezilse de metro da eğer haritasını iyi yorumlayabilirseniz tramvay ile birlikte rahat bir ulaşım seçeneği sunuyor. Taksi ise Avrupa’nın en pahalılarından biri.

2 günlük Brüksel gezisinde görmeniz gereken yerler kesinlikle Büyük Meydan ve Çevresi, Küçük İşeyen Çocuk ya da bilinen adı ile Manneken Pis, Borsa Binası, Çizgi Roman Müzesi (Centre Belge de la Bande Dessinee )ki özellikle Ten Ten, Red Kit hayranı iseniz, Galeries St Hubert, Halles St-Gery ve Quartier Marolles sokakları, Enstürmanlar Müzesi ya da en azından binası, Kraliyet Sarayı, Grand Sablon Meydanı (Nişantası havasında bir yer), Leopold ve Cinquantenaire parkları, AB Parlemento Binası “les Caprices des Dieux”, Palais de Justice binası, St Michel et Gudule Katedrali, biraz uzağa gitmek isterseniz Ünlü Mimar Horta’nın müzesi, Bruparck ( Eğlence parkı), The Atomium heykeli, 300 küçültülmüş modelin yer aldığı Mini Avrupa gezi alanı olarak sayılabilir.

Büyük Meydanın hikayesi 11 yüzyıla kadar dayanmakta;meydan çevresindeki evlerden Le Pigeon Victor Hugo'ya ev sahipliği yapmış. Gene devasa kulesi ile Hotel De Ville 14.yüzyıla dayanmakta.Manneken Pis'in hikayesi ise farklı şekillerde anlatılmaktadır. Bu küçük işeyen çocuğun bir asilzadenin oğlu olduğu ve 12.yy'da bir savaşın ortasında bir ağaca işerken görüldüğü için bu heykelin yapıldığı yani bir cesaret anıtı olduğu da en çok kabul gören hikayelerden denebilir.

Bir saatlik bir tren yolculuğunu göze alırsanız Avrupa'nın en muhteşem şehirlerinden Brugges'e ulaşabilirsiniz. Bir zamanlar Avrupa'nın en büyük ikinci limanı olan ve pamuk ticaretinin merkezi olan bu şehir tüm savaşlara ve tarihsel gelişimlere rağmen hala bir ortaçağ şehir görüntüsü korumaktadır. Ortaçağ kıafetli insanlar ya da şövalyelerin her an bir yerlerden çıkacağı izlenimini veren bu şehir aynı zamanda küçük bir Venedik; etrafı kanallarla çevrili olan Brugges’de yarım saatlik bir tekne turu size inanılmaz duygular yaşatabilir. Brüksel gibi Brugges'de ağırlıklı olarak bir meydanı kendine ana merkez seçmiş. Pazar yeri tabir edilen bu alanın çevresinde bir çok lokanta ve 13'yy dan kalma yaklaşık 60 metre yüksekliğinde kulesi ile Belfort Tower yer almakta. Çok çeşitli müzelerinde yer aldığı Brugges'den kısa bir yolculuk ile denize de ulaşabilirsiniz.

Alışveriş meraklıları için Brüksel’de tek seçenek Adolphie Max Laan Bulvarı ve özellike City 2 ve Inno çok katlı mağazaları. Alışveriş açısından Belçika kaliteli ürünlerde Türkiye ile hemen hemen aynı hatta zaman zaman daha ucuz fiyatlar sunmakta. Tekstil ürünlerinde dahi markalarda fiyatlar Türkiye'den ucuz; özellike TemmUz ayı indirim ayı ve yüzde ellilere varan indirimler yakalamak mümkün.


Belçikanın size sunduğu önemli bir unsur da iştah açıcı yiyecek ve içecekleri. Şehrin her yanında biribirinde lezzetli ürünler sunan waffle ve çikolata satıcılarından kaçış yok gibi bir şey. Farklı mutfakları sunan ve her türlü bütçeye uyan restoranlarda özellikle deniz ürünleri, midye, karides, istakoz, kuzey denizi balıkları, somon, et yemeklerinden Carbonnades Flamandes, tavşan, çeşitli soslarla ile kümes hayvanları ve domuz pateleri, patates kızartma (Bu arada French Fries isminin aslında 2.Dünya savaşında kendilerini Fransa’da sanan ABD askerlerinin verdiği isim olduğu rivayet ediliyor), tatlılardan tarte tatin ve krem karamel denenmesinde yarar olan yemekler. Bu arada porsiyonlar oldukça büyük geliyor ona göre sipariş etmek de yarar var. Genelde kişi başı 15-50 Euro arasında içkili yemek yemek mümkün.

Belçika çikolataları da dünyca meşhur;1880'lerde glişen bu sektör özellikle Kongo'nun sömürge olması ile kakao üretiminin yoğun şekilde yapılması ile yaklaşık %70 oranında kako oranı ile çikolata üretilmesi ve Godiva, Neuhaus , Leonidas gibi ülkemizde de bilinen global lüks çikolata markalarının oluşmasını sağlamış.

Belçika'nın diğer bir özelliği ise farklı bardakları ile sunulan inanılmaz sayıdaki kaliteli bira çeşitleri . 400 farklı bira üretilen Belçika'da ortalama bir kişi senede 100 litre bira içmekte. Chimay gibi Trappist tabir edilen ve manastırlarda tarafından üretine biralardan Lambik tabir edilen ve şişilendikten sonra 2 sene saklanarak sunulan ve özellikle meyvalı çeşitleri ünlü olan biralara, açık renkli Blanche tabir edilen daha düşük alkolli mesela Hoegaarden gibi biralara, ve yüksek alkollü ve çok farklı içim zevkleri sunan Leffke, Kwak, Brugse Triple , Duvel gibi çok farklı tadlara ulaşmanız mümkündür.

Kısaca adı çok duyulmasa uzun bir haftasonu keyifli bir tatil ve çok değişik ağız tatları için Belçika'da listenizde bulunması gereken bir Avrupa ülkesi.

23 Mart 2005

SOYLU VE KOZMOPOLİT LONDRA

Güzel bir ilkbahar gününde Londra sokaklarında yapacağınız yaklaşık 10 dakikalık bir tur sırasında yüzden fazla lisan konuşan, türlü rk, din ve ülkeye ait insanları, şehrin o hafif eski ve muhafazakar tmosferinde gördüğünüzde gerçekten “üzerinde güneş batmayan bir krallığın” topraklarında olduğunuzu düşünebilirsiniz.

Yaklaşık İstanbul büyükliğü ve kalabalıklığında olan Londra’yı ilkbaharda gezmenizi ve hakkını vermek için bir hafta ayırmanızı tavsiye ederim. 5-20 derece arası değişecek ve bazı günler iç karartan bazı günlerde insanı canlandıran havası ile Avrupa’nın en heyecan verici ve tabiiki pahalı şehirlerinden biri olan Londra her türlü merakı giderecek güzelliklere sahip. Sanat, spor, eğlence, tarih, alışveriş, ilginç müze ve sergiler, alışveriş, yemek-içme, konferans ve sergiler şehirde 365 gün devam etmekte.

Bugünlerde Heatrow havalimanından şehrin merkezine ulaşmak yaklaşık bir saatlik bir şehir gezisi anlamına gelmekte. Şehrin bir çok yerini gezmenizi sağlayan üstü açık otobüslerin uzun yıllardır değişmeyen orjinal rotaları bugun şehirin ancak belirli bir kısmını kapsamakta. Şehir yeni projeler ile Thames nehrinin içerilerine ve kıyılarına doğru büyümekte. 2000 yılında açılan Millenium Dome, yeni eğlence merkezi Canary Wharf, finans ve konfernas merkezi ve yerleşim birimlerinden oluşan Doklands& Greenwhich(Burası aynı zamanda dünyaca ünlü zaman ayarını sağlayan Greenwhich Observatory ve Ulusal Denizcilik Müzesinin olduğu yer) buna örnek.Bu arada Londra New york ile birlikte 2012 Olimpiyatlarının ciddi adayları arasında.

Şehri, özellikle tarihi bölümlerini gezmeye başlamak için iyi bir nokta “London Tower ve Tower Bridge” olabilir. Yaklaşık 20 farklı kuleden oluşan ve 11.yüzyıldan kalma bu eski kale ve 19yy’dan kalma muhteşem köprü size Londra’nın tarihi yapısını biraz olsun anlatabilir. London Tower zamanının kalesi olmak dışında bizim Topkapı gibi Kraliyet Hazinesinin sergilendiği ve uzun yıllarda ünlü konuklarına hapishane olarak hizmet etmiş bir yapı. Köprünün London Tower’a yakın kısmında eskiden çok önemli bir ticaret merkezi olan ve en eski halinde bir hastahane olan St Katharina dokları var. Bugun burada bir marina, “Thistle Tower” oteli, bar ve restoranlar var. Burada duvarda Londra’nın Thames nehri kıyısındaki gelişmesini de resimler ile izleyebilirsiniz.

Köprüyü geçtikten sonra sağ kolda camlı Belediye Binası ve nehrin kenarından devam eden yaya yolunu izlemenizi öneririm. Southwark denen ve zamanından kumar ve fuhuş merkezi olan bu yörede bugün çok canli bir merkez konumunda. Sağ kolda nehir üzerinden yaklaşık 90,000 tonluk, 2.dünya savaşından kalma zırhlı, “Belfast” gemisini gezebilirsiniz. Biraz daha ileride 17. ve 18. yzüyılıın en canlı yerlerinden biri olan “Hay’s Galeria’nın” modern halini göreceksiniz. Bar, cafe ve dükkanlardan kurulu bu mekanın içerisinden geçerek caddeye çıktığında “London Tower” metro istasyonuna yaklaşırken sol kolda iki tane enteresan müze var; biri “Savaş Müzesi” diğeri “London Dungeon” ismin de şehrin veba salgını, Londra yangını, karıneşen Jack gibi karanlık yönlerini bayağı görsel ve interaktif sunan bir müze. Buradan yola devam edersek nehir yanında the “Tate” ve “Shakespeare’s Global Theather” de oluşan sanat galerilerini ve tiyatroya oradan “Bankside” boyunca devam ederek “Millenium” ve “Waterloo” köprülerini geçerek devasa bir dönme dolap olan ve yaklaşık 135 metre yüksekliğinde ve 30 dakika süren bir tur atabileceğiniz “London Eye” ve deniz müzesi “Aquarium’a” ulaşabiliriz. Bu noktada Westminster köprüsünden karşıya geçerek Londra’nın başkent olarak hayati fonksiyonlarını sürdüğü bölüme geçebilirsiniz. Burada “Parlamento binası, Big ben, Westminster Hall ve Başbakan’ın ikamet ettiği Downing” caddesini görmek mümkün. Bir miktar daha yürüyüş ile Buckingham sarayına ulaşabiliyorsunuz. Bu arada bir çok müzede çok ciddi sıra oluyor. Bu açıdan şehirde bir çok noktada satılan Hızlı Giriş Kartlarını almakta yarar var.

Londra’nın diğer enteresan yerleri arasında “The City ya da Square Mile” olarak tanımlanan ve eski yerleşim yeri olan, 1666 Büyük Londra yangınında ciddi zarar görmüş olan “Londra Müzesi”, “St Paul” Katedrali ve Borsanın olduğu alan, nehir kenarında ve hoş bir alışveriş caddesi ile gelişmiş olan “Chelsea”, daha lokal bir şehir manzarası sunan “Hampstead”, “Science ve National History” müzelerinin bulunduğu ve Hyde park kıyısından geçen yolu ile oldukça güzel bir semt olan “Kensington”, zenginlerin oturduğu “Mayfair”, “West End” olarak da bilinene Trafalgar ve Piccadily Meydanı, eğlence yerlerinin yoğun olduğu “Covent Garden ve Soho”dan oluşan bölüm , tiyatro ve müzikaller için “Barbarican, Hammersmith, Earl’s Court” sayılabilir. Bütün bu noktaları gezmek için üstü açık şehir turlarını, çok geniş bir alanı kapsayan otobüs ve metroyu kullanabilir ya da rahatça yürüyebilirsiniz. Taxi şehrin içerisinde çok tercih edilecek bir araç değil çünkü trafik çok yoğun. Araba kiralamayı ise pek tavsiye etmiyorum, farklı trafik akışına alışmak kısa bir kalış sırasında oldukça zor. Tabii biraz yeşillik isterseniz “Hyde park, Regent Park, Kensington park ve Londra Hayvanat Bahçesi” güzel kaçış noktaları olabilir. Bir de tabii efsanevi Madame Tussaud Balmumu Müzesi de ilginç bir nokta.

Alışveriş meraklıları için Londra pahalı ama çok güzel olanaklar sunuyor. “4000 kişinin çalıştığı ve laeydi Diana’nın ölürken beraber olduğu sevgilisinin ailesine ait Harrods, Debenham, Marks & Spencer, Selfridges, Harvey Nichols, Liberty, HMV, Virgin, Dixon’s, Boots” gibi zincirlerin yanısıra tüm ünlü markaların dükkanları da yer almakta. Bu arada Avrupa’nın en büyük kitapevlerinden “Stonewater’s” ı da mutlaka tavsiye ediyorum. Bond, Oxford ve Regent caddeleri çok güzel dükkanlar ile dolu.

Yemek için tercih edebileceğiniz çok sayıda farklı mutfak var genedel 25-50 Sterlin civarından kaliteli yemek yemek mümkün.

Kısaca Londra size her türlü eğlence olanağı sunan, pahalı, tarihi ama modern, kalabalık ve oldukça değişken havalı bir metropol. Zaman bulabilirseniz şehrin dışında Oxford, Cambridge üniversite şehirlerini hatta yaklaşık 5000 yıllık geçmişe sahip Stonehenge’a kadar gitmek mümkün ya da Manş kanalı veya tünel ile Fransa’ya hızlı tren turu yapılabilir. Ayrıca katedarli ile ünlü Canterbury, Londra’nın sahil sayfiyesi Brighton, adını mutlaka duymuş olduğunuz Windsor Kalesi hemen yakınlarınızda.

20 Şubat 2005

CANNES

Bu seferki yazımda diğerlerinden biraz farklı olarak hem 2005 3GSM konferansından hem de Cote D’azur’un en güzel şehirlerinden biri Cannes’dan bahsetmek istiyorum.

Cannes, 1991’de yaklaşık 200 kişi ile başlayan ve bugün 40,000 kişiye ulaşan konferansa son kez ev sahipliği yapıyor. Gelecek sene konferans çok daha geniş konaklama, ulaşım ve fuar olanaklarını yaklaşık yüzde yirmi daha ucuz maliyet ile sağlayabilecek Barcelona’ya taşınıyor.

Konferanstan önce Cannes’dan bahsetmek istiyorum çünkü bu şehir aslında evsahipliği yaptığı başka önemli organizasyonlar ile de tanınmakta. Şehire aslında gelişme imkanı sağlayan kişi enteresan şekilde bir İngiliz soylusu olan Lord Brougham. Onun çevresindeki ingiliz sermaye ve ailelerinin gelmesi ile gelişen Cannes Çiçek Savaşı Festivalı, Mimoza Festivali, Uluslararası Tekne Yarışları ve hepimizin bildiği Uluslararası Film Festivaline ev sahipliği yapmakta.
Şehrin kalbi yaklaşık 2 kilometrelik bir cadde; “La Croissette”; Hotel Carlton, Royal Hotel, Martinez Hotel, Gazionaların ve Kongre Merkezinin bulunduğu bu cadde de oda fiyatları GSM konferansı sırasında yaklaşık 1000 Euro civarına kadar çıkmakta. Tüm otellerin önünde kendi özel plajları olan bu cadde tabii ki yaz-kış kalabalık. Büyük sayılabailecek bir yat limanı da bulunan Cannes biraz açığında çok güzel denizi olan iki ada , “Lerin” adaları bulunmakta.

Konferanstan bahsetmem gerekirse Cannes’ı oldukça değiştirdiğini söylemek mümkün. Yaklaşık 17 sene evvel turist olarak ve yazın gezdiğim Cannes’ın konferans versiyonunda yukrada bahsettiğim La Croissette dahil olmak üzere Kongre sarayının her tarafından fuar için hazırlanmış çadırlar, limanda kiralanan tekneler veya kiralanan binalar, tüm kahveler ve yollarda, büyük çoğunluğu erkek, bankacılardan aşağı kalmayacak ciddlikte giyinmiş ve ellerinde yüzlerce farklı telefon, PDA ve bilgisayar olan insanlar ortak bir vizyon ve heyecan ile genelde 3-5 harf ile kısaltılmış konuşmalar yapıyorlar.

Sıkça duyduğunuz kelimeler arasında “3G, Fixed-Mobile Convergence, Terminal, Interoperatibility issue, CDMA, MMS, 1Ev-DO, WIFI,WiMAX, HSDPA...” yer almakta. Temelde konferans son tüketiciye yönelik teknoji ve uygulama ağırlıklı bir hava ve kesinlikle bu mantıkla hazırlanmış bir fuardan oluşmakta. Dünyanın önde gelen Telekom operatör ve tedarikçilerinin hepsi kendilerini, birbirlerini ve bizi aslından bugün adına telefon dediğimiz aracın yarın yaşantımızda bir çok şeyi gerçekleştirmek için kullanacağımız bir araç haline geleceğe yönünde ikna etmeye çalışıyorlar. Tabii bu vizyona ulaşırken önerilen farklı teknoloji, uygulama ve cihazlar arasında kıyasıya bir rekabet var. Fuar içerisinde , dışında, fırsat olan her yede tedarikçiler, operatörlerin yönetici ve çalışanlarını ablukaya almış ve onları ikna etmeye çalışmaktalar.

Cevaplanmayan bir soru var; tüketici ne kadar bedel ile ne yapmak istiyor. Segmentasyon yolu ile farklı çözümler sunmak herkesin arzusu ama dünyanın her yerinde aynı gelir seviyeleri ve beklentiler olmaması, teknolojinin hızlı gelişimi, oepratörler, cihazlar arası uyumsuzluklar GSM’in hızlı gelişim ivmesi devam etsede esas amaç olan kesintisiz iletişimi henüz sağlamamakta. Bir başka deyişle istenen gelirlere de henüz ulaşılamamış durumda. Ama yapılan sunumlar ve sergilenen teknojileri gördükçe geleceğin aslında hem çok basit hem de çok karmaşık olacağına inanmaya başladım. Bu arada bir gazete de 1999 konferansı ile ilgili bir yazı buldum. Dönemin sunumları araısnda “Internet GPRS’ı engeller mi?”ki bugün beraber yaşayan iki teknoloji, “Yüzde elli penetrasyonun ötesine geçmek” ki bu sunumu Sonera yapmış (Bugün İskandinavya’da yüzde yüz penetrasyon varJ, “Mobil İletişim artık globalleşti” ki bu da komik artık olmayan Iridum şirketinin sunumu. Olmayan konular arasında ise SMS, Müzik ve Oyun İçerikleri var. Yanı şu ana bakarsak altı sene bir çok kimsenin hayat ettiğinden çok daha fazlasını getirirken, o zamanda konuşulan bazı konular hala istenen ilerlemeyi sağlamamış.

Konferansın genel havasını yansıtmak gerekirse Kongre Merkezi ve çevresindeki fuar alanları ana lokasyonu oluşturuyor. Konferans ana seansları Geleceğin Fırsatlarını Tanımlamak” başlığı altınd yapılrken, öğleden itibaren üç akışa bölünüyor; “Yeni Gelir Kaynakları yaratma Stratejileri, Servislerin Gelişimini Hızlandırmaya Yönelik Stratejiler, İçerik ve Mobil İletişim Sektörlerinin Bir Araya Gelmesi”. Her bir akış değişk sunumlar ve panellerden oluşmakta. Çoğunlukla CEOlar tarafından yapılan sunumlarda slından ortak mesajlar olduğu kadar biribirlerine yaptıkları göndermelerde var.Arada verilen uzun kahve araları fuarı gezmek için fırsat yaratmakta. Bunun dışından GSMA ve şirketlerin kendi düzenlediği oturumlarda var. Konferans sonrası kokteyler ve özel partilerde yapılan eğlenceler arasında.

Fuar boyunca günü özetleyen konferans gazetesi ve cep telefonundan ulaşabileceğin wap sayfaları ile de hiç bir anı kaçırmadan konfernası yaşamak mümkün.

Konferansın önemli anlarından biri bizim de ödül kazandığımız 2005 GSM Ödülleri. Sadece limtili sayıda yöneticini katıldığı bu gecenin heyecanını bizde CXOlarımıza telefon ile bağlanarak yaşadık.

Gelelim konferansın öbür yüzüne konaklama ve ulaşım. Cannes ne yazık ki bu konuda oldukça zayıf kalmış durumda. İnanılmaz paralar ödememize rağmen konaklanan otellerimiz istediğimiz kalitede değildi. En zoru ise yemek yiyebilmek. İlk akşam Sevgililer Günü olduğu için yerel ailelerde dışarıda yemek yediği için 2 saat boyunca yemek yiyecek yer bulamadık ve bekledik. Diğer günler için ilk yaptığımız iş tabiiki ilk önce yemek için rezervasyon yaptırmak oldu. Yemekler özellikle çorba, deniz ürünleri, etler, tatlılar ve tabiiki şaraplar çok güzel olmasına rağmen servis alabilmek hatta hesabı ödeyebilmek için bayağı uğraşmanız lazım. Taksi bulmak da çoğu zaman önemli bir sorundu.

Biraz da yazımızın gezi versiyonuna dönelim çünkü Cannes’in daha doğrusu Cote D’azur’un bir özelliği tren veya araba ile birbirine bağlanan bir çok güzel şehir ve kasabadan oluşması. Arkada Alplerin muhteşem görüntüsü önde bizim Ege sahillerimiz kadar güzel olmasa da oldukça temiz sayılabilecek plajları ile 1950-1980 arasında Avrupa’nın tatil sahili olan Fransız Riveriyası sonralarda ispanya Portekiz, Sicilya, Yunanistan, Hırvastistan ve Türkiye’ye önemli ölçüde pay kaptırmış durumda. Fransa halen yaklaşık 70 milyon turist ağırlamakta yani yaklaşık bizim 5 katımız.

İtalyan sınırından başlarsak şu aralar devam eden Limon Festivali ve çeşitli sanat, müzük organizasyonları ile ünlü eğlenceli bir yer olan Menton, tarihi kalesi ve nefis plajı ile Cap Martin, meşhur sarayı ve hepimizin bildiği hayat hikayeleri ile Monaco ki buraya gitmişken kayalara oyulmuş Deniz müzesini de gezmenizi öneririm. Özellikle geceleri devasa binaları, ışıklı tepeleri, ultra lüks yatları ile dolu limanı, gazinosu ve F1 dahil çeşitli yarışların yapıldığı yolları ile Monte Carlo, Picasso’ya ev sahpliği yapan ve bugun Avrupa’nın en büyük marinalarından biri olan Antibes, tepelik yerleşim yerleri ve nefis plajları ile Eze, Beaulieu Sur Mer, ünlü sahil caddesi Promenade des Anglais ve ünlü oteli Negresco, Ruhl gazinosu, kale ve müzeleri,limanı, plajları ve Fransa’nın 2.büyük havalimanı ile Nice, biraz daha uzaklarda Cap roux, Saint-Raphael ve Bridget Bardot ile tanınan sosyetin en ünlü durağı Saint-Tropez.

3 Ocak 2005

HAYALİ CENNET DUBAİ

Şu günlerde gazetelerde en sık rastladığınız tur ilanlarından bazıları muhakkak ki Dubai içindir. Sonunda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; sadece merakınızı gidermek için 3 gününüzü buraya ayırabilirsiniz ama daha fazlası için eğer çok paranız yoksa kesinlikle düşünmeyin.
Dubai aslında çok eski bir yerleşim alanı ama 1950lilerde sadece 6 milyon USD civarından ithalatı olan bir ticaret limanı imiş. Yedi farklı kültür ve yapıdaki emirlikten oluşan Birleşik Arap Emirlikleri içerisinde Dubai aslında 2.büyük emirlik ama oldukça vizyoner biri olduğunu sandığım Şeyh Raşit Bin Seyid El Makdum ve ailesi burayı inanılmaz şekilde geliştirmiş. Bugün Dubai yaklaşık 10 milyon turistin geldiği ve yaklaşık 20 milyon USD ithalatı olan modern bir şehir ve inanılmaz büyümekte.

Aslında çok tezatlarla dolu bir şehir. Bir yandan inanılmaz gökdelenler ve iş merkezleri, golf ve yat kulüpleri öte yandan şantiye görünümünde sahiller, lüks oteller ve çölün hemen yanında evler, lüks arabalardan çıkan yerel giysili Araplar ama çokça rastlayabileceğiniz Ruslar derken şehir belli belirsiz bir karaktere ama çok iyi bir ambalaja sahip. Bun iyi örneği yeni yapılan Palm adası. Yaklaşık 120 km yeni sahil yaratan ve 40 otel, 2000 villa ve marinadan oluşan bu ütopik adanın tüm villaları yaklaşık 1 milyon USD ve üstü değerden satılmış durumda. Şehrin zaten her yani bu tip emlak yatırımları ile oldu. Bir çok Arap lüks villalardan çıkıp bu devasa siteler ve denizin kenarına yerleşmekte. Bahsettiğimiz deniz buna değer mi derseniz aslında sahilden anlayabileceğimiz tuzlu ve dalgalı bir su kütlesi.
Büyümeyi destekleyen bir başka bilgide 2010 için beklenen turist sayısı; küçük dilinizi yutabilirsiniz ama yaklaşık 50 milyon turist bekliyorlar.

Gerçekten boğucu bir çöl sıcağının hüküm sürdüğü Dubai klimalı bir araca kurulduğunuz aman gezebileceğiniz iki enteresan bölge var biri şehrin için özelliklede “Creek”denen nehrin iki yanı ve Jumeirah tabir edilen yaklaşık 30 dakika mesafedeki gittikçe gelişen sayfiye bölümü.

Jumeriah da genelde aralarında muhteşem Burj El Arap, Jumeirah Beach, Royal Mirage gibi otellerin bulunduğu beş yıldızlı tesisler, Wadi isimli su parkı ve Palm adası inşaatı var. Ayrıca dünyanın önde gelen bilgi teknolojileri ve medya şirketlerinin bölgesel merkezlerinin bulunduğu Internet ve Medya şehircikleri de burada. Burada kesinlikle görülmesi gereken makul bir ücret karşılığı gezilen Burj El Arap. Taksilerini Rolls Royce olduğu ve odalarının içerisinde gereksiz miktarda altından yapılmış eşyanın bulunduğu bu otelde açık büfe yemek makul bir fiyat iken 25.katta bulunan panoramik lokantada yemek hem inanılmaz pahalı hem de bayağı resmi bir prosedür ve inanmayacaksınız ama resmi kıyafet gerektiriyor.Tabii bu Kandura tabir edilen uzun ve beyaz, temiz bir lokal giysi giyen Araplar için geçerli değil.

Bu bölüm sekiz şeritli bir otoban ile şehre bağlanıyor. Bu yolculuk yaklaşık 25 USD tutmakta ama otellerinde düzenli shuttle servisleri var. Yol boyunca muhteşem gökdelenler ki mesela 350 metrelik Emirates Tower, National Bank binası gibi yerlerin önünden geçerek şehrin merkezine geliyorsunuz.

Şehre hayat veren yer tabii ki nehir. Nehrin bir tarafını Deira öbürü ise Bur Dubai ismini alıyor ve iki köprü ile bağlanıyor. Diğer bir ulaşım aracı ise Abra adı verilen yerel tekneler. Bu nehir boyunca Golf ve Yat Kulüpleri, Parklar, Devlet Binaları ki bunlarda gayet lüks binalar bulunmakta. Yaya gezmek gibi bir cesaretiniz varsa kendilerince Kapalıçarşı ‘ya benzettikleri ama çok daha küçük olan Altın Pazarı, Baharat Pazarı ve Giysi pazarı merak olsun diye gezilir yoksa standart bir Türk’ün burada bulacağı enteresan bir şey yok.
Dubai’nin enteresan bir özelliğe de Orta Doğunun spor başkenti olması. Her sene düzenlenen Golf, At Yarışı, Tenis, Motor ve Araba Yarışları, Çöl yarışları, Yelken, Açık Deniz tekne yarışlarına çok sayıda uluslar arası sporcu ve zengin katılmakta.

Gelelim şehre asıl ününü veren alışveriş olayına. Bence şehirde en abartılı konu bu. Her sene mart ayında düzenlenen festival ve Duty Free’si ile ünlü bu şehirde bence ancak düzenli bir takipçi ve iyi ilişkiler kuran biri gerçekten önemli bir fırsat yaratabilir.

Kendi deneyiminde hafif elektronik ürünlerde ( kamera, fotoğraf makinası, telefon) Türkiye’den iyi şartlar yakalamakla beraber Singapur ve Amerika’da çok daha iyi fiyatlar bulabildim üstelik Dubai genelde lokal garanti verirken diğer ülkelerde uluslararası garanti verilmekteki bu elektronik ürünlerde önemli bir konu. Bun karşılık Hi-Fi sistemler gibi daha ağır ürünlerde inanılmaz kampanyalar gördüm. Şehrin en önemli alışveriş merkezleri Burjuman ve Deira City Center. Wafi çok tanıtılan bir yer ama sadece pahalı markalar bulunmakta.

Dolayısı ile benim önerim gerçekten karlı alışveriş yapmak isterseniz hedefinizi Dubai değil. Özellikle indirim dönemlerinde ABD outletleri en inanılmaz fiyatları sunmaya devam etmekte ve USD düşerken tabii bizim içinde fırsat sunmakta.

Dubai’de mutlaka yapmanız gereken bir şey ise deneyimli şoförler ile yapılan Çöl Safarisi. Muhteşem bir deneyim ama bazılarının midesi kaldırmayabiliyor ya da daha kötüsü bazı durumlarda çölde saplanmak ya da ters dönmek de olası. Biz çok iyi bir şoföre rast geldik ve çok eğlendik. Safari turunda genelde bir bedevi çadırında yemek, dansöz, kum kayağı, deve gezisi gibi olanaklarda sunulmakta. Alpha Tur bu konuda gayet başarılı olsa gerek çünkü yaklaşık 10 araçlık bir konvoy oluşturmuşlardı. İsteyenler için Çölde çadır ya da lüks resortlarda konaklama, tekne turları, dalma turları, at ya da deve binme ya da çölde motor turları da yapılmakta.

14 Aralık 2004

DÜNYANIN HARİKALARI

Bir keresinde bir rehber dostum “Dünyayı gördüm demek için en az 100 ülke görmek gerekir demişti. Henüz beşte birini ancak tamamlayabildiğim bu turda bazen gezmek kadar okumak ve bilmek de tatmin edebiliyor. Geçenlerde gittiğim ve okuduklarımdan dünyanın görülmesi gereken önemli eserlerini bir toparlayayım istedim. Belki 100’den fazla insanlar tarafından yapılmış eserin bu listede yer alması gerektiği kesin. Buna doğal güzellikleri de eklerseniz bir bütün hayat bile buna yetemeyecek gibi gözüküyor.

Listemize bakarsak Avrupa beşbin yıllık bir mazi içerisinde oldukça ilginç eserler yaratmışa benziyor.
Kıtanın tarihi eserlerine gidersek İrlanda’da Dublin yakınlarında 17yyda keşfedilmiş ve yaklaşık 5000 yıllık geçmişi olduğun sanılan Newgrange mezarı ve Ingiltere’de Salisbury yakınlarında 4000 senelik çözülemeyen esrarı ile Kelt rahipleri tarafından yapıldığına inanılan Stonehenge anıt taşları başta gelir.

İlkçağ eserlerine bakarsak Yunanlıar tarafından yapılan Dünyanın beş harikası; Efes’teki Artemis tağınağı, Olimpia’daki Zeus Heykeli, Halikarnassos’taki Mauselion, Rodos heykeli ve İskenderiye Feneri bugüne kadar ulaşamamıştır. İskender’in imparatorluk sınırları içerisinde bulunan Babil’in asma bahçeleri de günümüze ulaşmayı başaramamışken bu devirden görülebilir tek eser Gize Piramitleridir. Ayakta duran eserlerden bahsedersek Akropolis’teki Parthenon veya bilinen adı ile Akropolis en eski eser olarak tanımlanabilir.

Avrupa’nın kuşkusuz eski eser turizminde lider ülkesi İtalya’dır.Roma’da Arena / Colosseum ve Panteon tapınağı, St.Peter ve Il Gesu Kiliseleri, İspanyol Merdivenleri, Caracalla Hamamı, ünlü eğik Pisa Kulesi, Venedik’te Dogen sarayı ve Büyük Kanal, Floransa’daki Santa maria del Fiore Kilisesi rahatlıkla bu listeye dahil edilebilir.

Daha yakın tarihli eserleri bulabileceğimiz iki ülke ise Fransa ve İngiltere’dir. Eyfel Kulesi, Versay sarayı, Paris’e tepeden bakan Sacre-Couer, Zafer Taktı, güneyde Pont Du Gard su kemerleri, gene Paris’te Pompidu Sanat Merkezi, Luvr Müzesi, gel git nedeni ile oldukça ilginç görüntüler veren Saint-Michel Kalesi Fransa’nın ihtişamını sergilerken, Britanya adasında Çin seddinin küçük kopyası Hadrian Duvarı, Windsor Kalesi, St Paul Katedrali, Parlamento Binası, Londra Kulesi listemizde yer alır.

Avrupa’daki önemli eserlerin büyük bir bölümü kilise ve saraylardan oluşmaktadır. Brüksel’deki Büyük saray, Moskova’da beş yüz yıldan beridir devletin simgesi olan Kremlin ve Leningrad yakınlarındaki Büyük saray, Avusturya’da Habsburg Hanedanının görkemli eseri Hofburg sarayı, 16 km’ den daha uzun koridoru içinde barındıran Madrid yakınlarındaki Escorial Manastırı ve Granada’daki Elhamra sarayı, bir kartal yuvasını andıran Bavyera Alplerindeki Neuschwanstein Kalesi, Macar Parlamento Binası, Gaudi’nin Barcelona’ya kazandırdığı ölümsüz eser Sagrada Familia Kilisesi, Prag’taki Hradschin Sarayı, Viyana’daki Belvedere Sarayı çağlar boyu yaratıcılığın eserleri olarak bugün hala yıllara meydan okumaktadırlar.

Avrupa’daki yolculuğumuz bir yana bırakıp Atlantik’i geçersek modern dünyanın görkemli eserleri ile tanışma fırsatı bulabiliriz. Kuzey Amerika’nın en eski eserleri 18.yüzyılın sonlarına dayanır. Virjinya’da ABD’nin 3.başkanı olan ve tarihe Bağımsızlık Bildirgesi ile geçmiş olan Thomas Jefferson aynı zamanda devrin başarılı bir mimarı olarak kendi evini tasarlamıştır.Washington’daki Capitol’un ilk planlarını da kendisi yapmıştır. Salt Lake City’deki ilginç Mormon tapınağı, New York’taki Özgürlük Anıtı, Güney Dakota’da başkanların portrelerinin kayalara yontulduğu Rushmore Dağı, modern mimarının övüncü Empire State Binası, 443 metrelik Chicago Sears binası, Nevada’daki devasa Hoover barajı, 1937’de açılan ve Kırmızı Köprü diye de bilinen San Fransisko Golden Gate köprüsü, St. Louis’deki Gateway Anıtı, Frank-Lloyd Wright’in içinden su kanaları ve şelaleleri geçen evi, New York’taki Guggenheim müzesi bize eski çağların sanatsallığını yansıtmasa da estetik ve fonksiyonel olarak geleceğin nasıl olacağı yolunda birer önemli kilometre taşı olarak Kuzey Amerika gezimizde bizi beklemektedir.

Orta Amerika’ya geldiğimizde Meksika’da Avrupa’da İtalya’nın sahip olduğu zengin koleksiyona eşdeğer bir görüntü sergilemektedir. Aztek ve Maya imparatorluklarından kalan ilginç eserler arasında Guatemala’daki piramitleri ile Tikal harabeleri, Meksiko City yakınındaki gene piramitler, geniş cadde ve sokaklardan, kutsal alanlardan oluşan ve Tanrıların Yeri anlamına gelen Teotihuacan ve Toltek ırkına ait Tula, iki ırkın farklı zamanlarda büyüttüğü efsanevi şehir Chichen Itza bize gelişmiş bir uygarlığın tarihe tanıklık eden eserleri olarak beklemekte.

Benzer tarzda eserler Güney Amerika’da , Kolombiya’daki Heykeller Vadisinde, Bolivya’da Tiahuanaco’da, Peru’da Chan Chan’da ve Machu Picchu’da bizleri beklemekte.Daha esrarengiz eserler arıyorsanız Peru’da Nazca yöresinde sırrı tam çözülememiş ve ancak yüksekten uçarken şekli anlaşılan çizgiler bulunmakta. Meraklıları için Erich von Daniken’in Tanrıların Arabaları isimli fantastik eserinde burası uzaylıların kullandığı bir alan olarak tanımlanmıştır. Güney Amerika ayrıca daha yeni sayılabilecek bazı eserlere de ev sahipliği yapmakta; Ekvador’daki La Compania Kilisesi, Buenos Aires’teki ünlülerin şarkı söylediği Colon Tiyatrosu, Rio de Janeiro’da yaklaşık 1000 metreden şehre bakan İsa Heykeli bunlar arasında.

Asya ve Orta Doğu’ya geldiğimizde Kudüs, İran’da Persepolis, Ürdün’de kutsal Hazine Avcılarından hatırlayacağınız Petra en eski eserler arasında yer almakta. Çin’deki efsanevi 6300 km uzunluğundaki Çin Seddi, yaklaşık 8000 kilden yapılmış askerin bulunduğu Terra-Cotta, Japanyo’daki 500 ton ağırlığındaki dev Buda heykelinin bulunduğu Nara, Endenozya’daki muhteşem Buda tapınağı Borobodur, dünyadaki en büyük tapınak kompleksi olan Kamboçya’daki Angkor Wat, gene Çin ‘deki Yasak Şehir, Hindistan’da tamamen ağaç oymacılığı ile yapılmış 60 metre yüksekliğindeki Meenakshi tapınağı, tabii ki Taç Mahal, ve Kırmızı Kale, Tibet’teki Buda’nın dağı anlamına gelen ve 1000 den fazla odası ve 20000 den fazla heykeli içinde barındıran Potala Sarayı dünyanın en büyük kıtasında bulabileceğimiz bazı nadir eserler.

Ve son durağımız Afrika. Artık şanı unutulmaya başlayan bu kıta bize dünyanın en gizemli eserlerinden bazılarını ; Piramitleri, Krallar Vadisi ve Karnak Harabelerini, Sudan’da Mereo Piramitlerini ve Büyük Zimbabwe krallığının kalıntılarını ve Etiyopya’da Lalibela Taş Mezarlarını sunmakta. Faz’taki Fez Medina, Tunus’ta Kartaca, Mısır’da iskenderiye ve Aswan barajı yapımı sırasında sökülerek daha güvenli bir yerde tekrar monte edilen Abu Simbel’deki dev Ramses heykelleri kıtanın diğer insan yapımı güzellikleri arasında.

Bu kadar eser arasında ülkemiz dünya klasmanında nerede yer alıyor. Aya Sofya, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı bugün artık klasikler arasında. Nemrut’taki Kral Heykelleri ve Kapadokya’daki bir çok eserde gene literatürde yerini almış durumda.



Şimdi siz elinize bir kağıt kalem alıp bu muhteşem eserlerden kaç tanesini görmüş olduğunuzu bir not edin. Evet sayınız az değil mi ama hayat belki de yeteri kadar uzun. Bu insanlığın yaptığı muhteşem eserler gene insanlar tarafından yok edilmeden ziyaret etmeye çalışın.
Herkese iyi geziler..

11 Aralık 2004

ANDERSEN’İN MASAL ŞEHRİ KOPENHAG



Bu sefer yolculuğumuz Avrupa’nın küçük , soğuk ama bir o kadar renkli ülkesi Danimarka’ya. Yaklaşık 405 ada ve bir ana karadan oluşan, AB üyesi olmasına rağmen Euro’yı red eden bu ülkenin nüfusu topu topu 6 milyon olmakla birlikte Avrupa’nın en büyük gıda, bira, endüstriyel tasarımlar ve sanat ürünleri ihracatçıları arasında yer almakta. Bizim açımızdan da en rekabet-yoğun telekom sektörünün olduğu yerlerden biri olması açısından da enteresan.

Vikingler den bu yana yüzlerce yıllık tarihi olan Danimarka dünyanın en eski monarşi yönetimlerinden birine ve bayrağına sahip. Bugün dahi monarşi ile yönetilen bu ülkede Kraliçe 2.Margrethe yönetiminin yanı sıra sanatsal yetenekleri ile çok popüler bir kişilik. Kendisi 1972’den beri tahtta.

Hans Christian Andersen’in masallarından hatırlayacağınız bu şirin şehir çevresi ile birlikte yaklaşık 1,7 milyon nüfusa ev sahipliği yapıyor. Dünyanın en çok konferans yapılan şehirlerinden biri olan Kopenhag’ı çok rahat yaya olarak gezebilmekle beraber, bir kanal turu ile şehri farklı açılardan tanımak da mümkün.

Bir başka cazip özelliği 20 dakikalık kısa bir tren yolculuğu ile denizin üzerinde yapılmış, yaklaşık 16 km’lik uzunluğu ile dünyanın en uzun köprülerden birini, Oresund’u geçerek İşveç’e geçmeniz ve Malmö’yü de ziyarete edebiliyor olmanız. Bu günübirlik geziyi mutlaka tavsiye ederim. 17.yüzyıla kadar Danimarka Krallığının bir parçası olan güney İsveç’i zaten Danirmarka’dan ayırt etmek pek mümkün değil. Mimari olarak da gayet ilginç ve güzel bu şehirde ilk karşınıza gelen yer Stortoget meydanı. Burası 16.yüzyılda Avrupa’nın en büyük pazar alanlarından biri imiş ve o devirden kalan bazı binalar hala mevcut. Bu ilginç binalardan bazıları Belediye binası ve Lejonet/Aslan Eczanesi. Bu alanın hemen yakınında daha küçük ölçketeki Lilla Torg meydanı geliyor. Şehirdeki enteresan yerlerden biri Malmöhaus Kalesi ve Malmö müzesi. Buraya giden yolda ve Kalenin çevresinde çok sayıda park alanı mevcut. Özellikle yaz aylarında Malmö’2ye 20 dakka mesafede tamamen turistik amaçla kurulmuş bir Viking kasabasına gidebiliyormuşsunuz. Buradaki tüm kişiler ve ortam size eski çağların yenilmez savaşçılarının yaşantısını tanıtıyor, hatta bir Viking gemisi ile gezme şansınız bile varmış.

Kopenhag’a geri dönersek şehir aslında haritada adı görülmemekle beraber yerel halkın “Stroget” dediği belki 2-3 km uzunluğunda ancak olan ve temelde sadece yaya trafiğine açık bir cadde etrafında yaşanabiliyor. Benzeri örneklerinde olduğu gibi Stroget iki büyük meydan arasında yer alıyor; Kongens Nytorv ve Radhauspladsen.

Kongens Nytorv en önemli meydan denebilir. Burada Charlottenborg sarayı, Kraliyet Sanat Akademisi ve Kraliyet Tiyatrosu yer almakta. Alışveriş sevenler için en güzel yerlerden biri buradaki çok katlı alışveriş merkezi Magasin Du Nord. Bu meydanın uzantısı olan cadde de önemli bir yer;Vingardsstraede denilen bu caddede bazı lüks restoran ve dükkanlar ile Andersen’in yaşadığı ev bulunmakta.
Bu meydanın bağlandığı diğer enteresan bir yer ise Nyhavn.Yaklaşık 300 sene önce ticari sebeplerle denizin bir uzantısı olarak şehrin içine doğru açılan bu kanalda restore edilmiş muhteşem eski ahşap tekneler hala o günün havasını yansıtmakta. Birkaç yıl öncesine kadar hala dünya denizcileri tarafından eğlence amaçlı olarak sıkça gelinen bu alan, bugün etrafındaki lokanta ve oteller ile daha çok turistik bir yer.
Bu arada Danimarka’nın daha doğrusu Kopenhag’ın bir sembolü de gene Andersen tarafından ölümsüzleştirilen Küçük Deniz Kızı Heykeli. Eriksen tarafından yapılan ve 1913’te bugün ki yeri olan eski limana (haritada burasını Langelinie diye bulabilirsiniz)konan bu heykel aslından 1964’te bir saldırıya uğramış ve bilinmeyen kişiler tarafından baş bölümü kopartılmış ama daha sonra orijinaline uygun olarak tekrar restore edilmiş.Yalnız benim düşüncemi sorarsanız 2-3 günlük bir ziyaret için bu sevimli şehirde iseniz heykelin olduğu yere kadar gitmek için fazla zaman harcamanıza gerek yok çünkü yeteri kadar resim ve hediyelik eşyasına rastlıyorsunuz.

Dönelim Stroget’e. Burası sağlı sollu çok şirin bir sürü dükkanla dolu bir alışveriş caddesi olarak nitelenebilir.Danimarka kesinlikle mükemmel bir tasarım ve sanat ülkesi. Özellikle ev kullanımına yönelik ürünler çok ucuz olmamakla birlikte bu cadde üzerindeki dükkanlar bulabilirsiniz. Tavsiye edeceğim dükkanlar Rosental, muhteşem bir mobilya mağazası olan Illums Bolighus, Georg jensen, Royal Copenhagen sayılabilir. Bazı ürünlerin Türkiye’de bulunan fiyatları ile karşılaştırdığımızda fark en az 3 kat dolayısı ile biraz paralı gidip alışveriş yapmakta kesinlikle yarar var.

Alışveriş sevenleri bir an unutursak şehrin diğer ilginç yerlerinden biri Slotshelmen / Saray adası. Şehrin göbeğindeki bu küçük ada Christinasborg Sarayına bir başka deyiş ile Danimarka parlamentosuna ev sahipliği yapıyor. Ç

İlginç binaları, iki büyük kilisesi ve Kraliyet Denizcilik Müzesi ile Christianshavn, restoran ve eğlence merkezi Scala, 1843’ten beri Kopenhag’ın en önemli turistik merkezlerinden eğlence parkı Tivoli, modern alışveriş merkezi Fisketorvet, Carlsberg Bira Müzesinin bulunduğu Frederiksberg şehrin diğer önemli “görülmesi gerekenleri” arasında. Yaklaşık iki günde buraları gezmek mümkün. Carlsberg biraz müzesi gerçekten oldukça enteresan hele sonunda deneyebildiğiniz farklı bira çeşitleri ile 2 saat hoş zaman geçirebiliyorsunuz.

Eğer tren yolculuğunu seviyorsanız size çok yakın mesafelerde Danimarka’nın diğer güzellikleri bekliyor. Yaklaşık 40 dakika mesafede muhteşem bir bahçe ve deniz manzarası ile konumlanmış Louisana Modern sanat Müzesi yer almakta. Burada çok farklı sergiler açılıyor, oldukça güzel bir müze dükkanı var ve manzarası muhteşem. Biraz daha yol almayı göze alırsanız muhteşem Frederiksborg ve Kornborg kalelerine ulaşabilirsiniz. Yaklaşık 17 km güney batıda ise Danimarka’nın 20.yy da yaptığı en büyük müze Arken var. Burası yaklaşık yedi kilometrelik bir plaj, park ve kamp alanı ile çevrelenmiş durumda.

“Hygge”, arkadaşlar ile eğlenmek anlamına geliyor ve Danimarkalıların yaşamından önemli bir yer tutuyor. Genelde saat 16.00 civarı işlerinden çıkan Danimarkalılar bu amaçla restoran, bar ve kafeleri dolduruyorlar. Genelde bira eşliğinde ve açık büfe olarak yenen yemeklerde deniz ürünleri oldukça başarılı. Bu arada dünyaca ünlü Danimarka tatlılarını mutlaka tatmanızı öneririm. Ucuz bir yer olmamakla beraber fiyat / kalite dengesi oldukça iyi olan bu şirin şehir ayrıca bir başarılı bir caz müzik merkezi olarak da kabul edilmekte. 2001’de de Eurovizyon’a ev sahipliği yapan bu şehirde size Danimarkalılar gibi kaliteli ve keyifli hayatın tadını çıkarın.

22 Kasım 2004

KAHİRE ve TARİHSEL MISIR

Daha evvelki yazımda Mısır’ın genel özelliklerini ve Kızıldeniz’i biraz olsun tanıtmaya çalışmıştım. Bu seferde kendi deneyimimim doğrultusunda Kahire ve Mısır Uygarlığını tanıtmaya çalışacağım.

Sharm El Sheik – Kahire arası yaklaşık 520 kilometre. Altı saat süren ve çoğunlukla ıssız bir çöl ile sarı parlak ışıklı kasabalardan oluşan yolun diğer bir standart parçası Güvenlik kontrol noktaları. Yaklaşık sekiz tane kontrol noktası geçiyorsunuz. Şunu belirtmek lazım ki Mısır’daki en yaygın meslek polislik ve askerlik gibi gözüküyor. Nerede ise her köşe başında böyle bir meslek erbabı bulmak mümkünJ

Bu yol üzerinde Süveyş şehrinin hemen yakınında adını 1973 savaşının bir kahramanından alan Ahmet Hamdi Tüneli Sina yarımadasının karayolu bağlantı noktası. Tünel yakalşık 1 km sürüyor ve denzizin altından geçiyor.Efsaneye göre burası ayrıca İsrailoğullarının geçiş için kullandığı yerdir.

Sina tarafından gelirken Kahire’ye yaklaşık 40 km uzaklıktan itibaren oldukça uzun bir güzergahta askeri üsler bulunmakta. Şehire giriş noktasında yeni Kahire olarak nitelenen ve daha modern bölüm başlamakta.

Mısır’ın tarihinde Nil nehri ve deltası önemli rol oynamakta. MÖ 8000 yıllarından beri burada insanlar yaşamakta. Mısır tarihi de yaklaşık MÖ 3000 yılından beri neredeyse yazılı olarak takip edilmekte. Bu bağlamda Kahire oldukça yeni yaklaşık 1500 senelik şehir. Arapça “Al-Qahirah / üstün gelen” anlamına gelen Kahire bugün 14,000,000 toplam nüfusu ve km kare başına 31,000 kişi ile Afrika’nın en büyük ve en yoğun yerleşilmiş şehridir.

Bu devasa metropol eski ve yeni olarak ikiye ayrılmaktadır. Yeni şehir “Gezire ve Roda” adalarını da kapsar. Çeşitli köprülerle birbirine bağlı şehrin en önemli meydanı Tahrir meydanıdır. Eski şehir çok daha fakir görünümüne rağmen kilise, sinagog ve camileri ile farklı medeniyetlerinin bu toprakta bıraktığı izleri hala taşımaktadır. Bu bölümde şehrin ayrıca “Ölüler Şehri” denen kısmı da bulunmaktadır. Bizdeki mermer mezarlar yerine küçük evler şeklinde ve bir dizi cami arasında bulunan mezarlardan oluşturulmuş bu yer zamanla evsizlerin yerleşim alanı olmuş.

Şehrin bir çok bölümünde farklı uygarlıklardan eserler bulmak mümkün; Memlük sultanlarından Kansu Gavri’nin mezarı, 8 kapılı El Azhar, Sultan Kalavun, ve 1125 tarihli El Akmar Camileri, Sultan Berkuk Medresesi, 1362 tarihli Sultan Hasan Camisi, 1912 tarihli ve bir bayan mimar tarafında yapılmış olan Al-Rifa , Mehmet Ali Paşa ve 879 tarihli Ahmed Bin Tolun camileri, Gayer-Anderson sarayı şehrin önemli eserleri arasında geçer.

Kahire’nin en hareketli yerlerinden biri ise şüphesiz Han El Halili pazarı.Burası aslında Kahire’nin Kapalı çarsısı olarak tanıtılsa da kesinlikle aynı büyüklük ve güzellikte bir yer değil. Daha çok birbirine bağlı dar sokaklardaki dükkanlardan oluşan bir yer. Pazarlığı sevenler için burada Mısır ile ilgili tüm hediyelik eşyaları bulmak ve almak mümkün. Ayrıca çok sayıda kahve ve restoranlarıda buraya Sultanahmet meydanı benzeri bir hava katmakta. Mısır’da kahveler aslında nargile içilmek amacı ile var olan yerler dolayısı ile bizdeki gibi kağıt oyunları veya tavla yaygın değil. Bugün Türkiye’de bulunan farklı tatlardaki tüm nargile tütünleri Mısır’dan gelmekte. Ayrıca buradaki nargile çeşitleri de Türkiye’ye göre biraz daha zengin.

Kahire’de İslam Sanatları Müzesi, Kopt Müzesi, Mehmed Ali Paşanın sarayı olarak da bilinen Menyal Sarayı Müzesi, Muhammed Mahmud Halili Müzesi ve tabii ki dünyaca ünlü Mısır müzesi önemli görülecek müzeler arasında.

Benim tavsiyem hayal kırıklığına uğrama ihtimaliniz yüksek olsa da Mısır Müzesini mutlaka gezmeniz. Saat 14.30’da kapanan bu müzeyi sabahtan gezmek daha mantıklı. Teorik olarak muhteşem bir koleksiyona sahip olmakla beraber müzecilik anlayışı olarak eşdeğer gösterilebilecek Batılı müzelerden çok daha geri durumda bulunmakta. Bu arada İstanbul’daki arkeoloji ve etnografya müzelerinde de önemli Mısır tarihine ait eserler bulunmakta. Bu durum aslında çok şaşırtıcı değil, dünyanın belli başlı tüm büyük müzelerinde özellikle 19 ve 20.yyda Mısır’dan taşınmış çok sayıda muhteşem esre bulunmakta özellikle Louvre bu konudaki en iyi koleksiyona sahip ve zaten son yıllarda yapılan cam bir piramit içerisinde sergiliyor. Esasen 18.yüzyılda Mısır’ın tanınmasını sağlayanları Fransızlar ve özellikle Napoleon olduğunu belirtmek gerekir.

Müzenin aslında en önemli esere 32.salonda bulunan Büyük Rahip Rahotep ve eşi Nofret’in heykeli. Bu heykellerin özellikle gözlerine dikkat etmenizi öneririm. Kullanılan bir teknik ve özel taşlar ile gözler canlı gibi gözükmekte. Mısır müzesinin en çok bilinen eseri ise Tutankamon’un lahti, maskesi ve hazineleri. Aslında kendisi 19 yaşında gizemli şekilde ölen ve önemsiz bir Kral.

Krallar vadisindeki tamamlanmamış mezarı 1922’de İngiliz arkeolog Howard Carter tarafından tesadüfen bulunmuş. Tutankamon’un laneti de bilenen bir efsane. Bu mezarın açılmasında yer alan 12 kişi, Mısırların mezarları korumak için kullandıkları ve radyasyon yaydığı bilinen maddeler maruz kaldıkları için birbirine yakın tarihlerde ölmüşlerdir. Tutankamon’un hazinesi mezar hırsızlarının ulaşamadığı belki de tek firavun hazinesidir. Böyle önemsiz bir kralın bile 1700 parçalık bile hazinesinin olduğu düşünülürse efsanevi kral 2. Ramses’in hazinesini varın siz düşünün.

Mısır’ın bir başka ilginç özelliği de papirüs sanatı.Şehrin bir çok yerinde size papirüsün hazırlanışını gösteren aktivitelerin ve elle boyanmış, sertifikalı papirüslerin bulunabileceği atölye-dükkanlar yer almakta. Yaklaşık 12 günlük bir süreçte oluşan papirüs kağıdı gerçekten inanılmaz sağlam. Bilindiği üzere Papirüs Mısır’ın eski tarihini aydınlatılmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Jean-Francois Camillion’un 1822’de Hiyeroglif yazısını çözmesi ile birlikte Mısır’ın tarihi açıklığa kavuşmuş oldu.

Kahire’yi dünyaya tanıtan eserler ise Kahire’nin yakındaki daha doğrusu fakir güney mahallerinin veya Piramitler caddesinin hemen bitimindeki Gize Piramitleridir. Bir dönem Uzaylıların eseri kabul edilen Piramitler aslında yeniden dünyaya gelişe inanan Firavunların onlara gerekecek tüm eşya ve yakınları ile birlikte gömüldükleri mezarlık kompleksleridir. Bugün Gize Piramitleri ilkçağı yedi harikasından biri olarak yaklaşık 5000 yıldır ayaktalar.

Aslında Nil nehir boyunca Piramitler Dünyası diye de isimlendirilen bir alanda keşfedilmiş seksende fazla piramit bulunmakta. En eskileri MÖ 3000 yılı civarına dayanmakta olan piramitlerin aslında önceler sadece dikdörthen taban üzerinde yapıldığı bilinmkte. Taşları üst üste konması ile yapılan ilk piramit örneği Sakkara’daki Firavun Koser için yapılmış olandır.

Gize Piramitleri aslında oldukça geniş alana yayılmış bir kompleks; 4.sülale yani MÖ 2600 yıllarında yapılmış olan üç piramit ile Sfenks’ten oluşan yapıda Keops piramidi 137, Kefren 136,5 ve Mikerinos piramidi ise 66 metre boyunda. Bu piramitlerin çevresinde ayrıca soylulara ait mezarlar ve firavun eşlerine ait küçük boyutta piramitler ve tapınaklar bulunmakta. Kefren piramidin tepesinde biraz daha pürüzsüz taşlar göze çarpmakta.Ayrıca gene Keops’un yanında 1954 yılında ortaya çıkarılan 46 metre boyundaki Kralın Teknesi özel bir yapının içerisinde sergilenmekte.

Yapımları ile ilgili çok spekülasyon yapılan bu piramitler yakında devasa gözükmekte ve insanı büyülemekte. Aslında yapılışlarını gözümüzde canlandırmak için ilk önce Nil nehrinin o zaman yaklaşık 100 metre mesafede olduğunu düşünmek lazım. Buraya tekneler ile getirilen taşlar oluşturulan bir rampa üzerinde temelde hayvan gücü ile çekilmekte ve daha sonra bugünkü vinçlere benzeyen tahta mekanizmalar vasıtası ile iç ve dış yapıda taşların üstü üste konması şeklinde tamamlanmakta idi. Tabii ilginç olan bunu ancak kitaplardan okuyabiliyor olmanız. Sabahın sekizinde sıra oluştuğu için bekleyerek girdiğiniz bölgede bu tip bilgileri bulmak mümkün değil ancak piramitlerin çevresini dolaşmak ve iki tanesinin içine girmek yapılabilecek aktiviteler.

Piramitlerin içi de aslında dışı kadar enteresan olduğu söyleniyor. Labirent ve tuzaklardan oluşan iç yapılar ne yazık ki mezar soyguncularına ve hırsızlara engel olamamış. Rivayet o ki mezar soygunculuğu 19.yy da vergi alınan bir zanaat imiş.

Büyük piramidin içini gezmek mümkün ama biz küçük piramidi gezmeyi tercih ettik. İkisi arasında bire on fiyat farkı var ama daha önemlisi piramitlerin için çok sıcak ve klostrofobik yerler; küçük piramit rehbersiz ve 15-20 dakikada ve az eziyetle gezilirken, büyük piramit yaklaşık bir saat civarı ve ancak bir rehber ile gezilebiliyor. İlk iniş ise iki büklüm olmanız gerektiren hayli derinlere varan bir iniş.

Piramitlerin biraz ilerisinde fotoğraf meraklıları için enteresan olan ve tüm yapıların bir arada aynı kareye alınabildiği bir teras var. Bu arada ayrıca deve gezisi ve alış veriş için seyyar tezgahlarda söz konusu. Bu nokta aslında biraz komik görüntülerde yaratıyor. Çevrede araba trafiğine benzeyen bir deve trafiği oluşuyor ama fotoğrafını çekiğiniz zaman hemen yanı başınızda bahşiş isteyen bir bedevi bitebiliyor. Birde Japonların buluşu perspektif oyunlar var. Bu yerde piramidin ucunu elinizle tutar ya da piramiti avucunuzu aldığınızı gösteren fotoğraflar üretmeniz mümkün.

Geldik Gize’nin son sürprizine yani insan kafalı aslan biçiminde ve 21 metrelik boyu ve 73 metrelik uzunluğu ile piramitleri koruyan Sfenks’e. Kefren piramidinin hemen önündeki bu heykel defalarca kum fırtınaları ile üstü örtülmüş; en son 1926’da tamamen temizlenmiş. 1998’de turizme açılmış. Sfenks’in tek eksiği var kırılan burnu. Bu parçada bildiğim kadarı ile İngiltere’de sergilenmekte.


Önündeki tapınak kalıntısında genelde rehberler tarafından mumyalama sanatı konusunda bilgi veriliyor çünkü bu tapınak aslında ölen firavunun vücudunun ilk getirildiği yer. Mumyalamanın temelinde vücudun su üreten ve tutan yani çürüyebilecek tüm iç organlardan arınması ve daha sonra özel bir teknik ile sarılması yatıyor. Vücuttan çeşitli yöntemler ile çıkarılan organlarda genelde belli solüsyonlar içerisinde kavanozlarda mumyanın yanında bırakılıyor.

Kahire’de diğer yapabileceğiniz geziler içerisinde 182 metrelik Kahire kulesine çıkmak ya da Nil üzerinde yemekli bir tekne gezisi yer almakta. Genelde oldukça süslü olan bu gemilerde açık büfe ve gayet yeterli bir yemek sunulmakta. Onun yanı sıra düzenlenen programda yabancı pop parçalardan modern Mısır müziğine çeşitli parçalar söylenmekte ve programın zirve noktasını dansöz ve zenne oluşturmakta.

Kahire’den sıkıldınız ve eski Mısır uygarlığına hayransınız. Bu durumda sizi İskenderiye’den Sudan sınırına kadar Nil boyunca veya Nil üzerinde devam edecek uzun bir gezi bekliyor. Kahire sonrasında bu rotada Mısır’daki en eski piramitin olduğu Sakkara, antik Mısır’ın başkenti Memfis, ilginç piramitleri ile Dahsur ve Maydum., efsanevi Krallar ve Kraliçeler Vadisi, 2. Ramses tapınağı, Deir El Bahri tapınağı, 134 sütundan oluşan dünyanın en uzun sütunlu tapınağı Karnak, 1000 yıl Mısır’ın başkenti olmuş Teb şehri diye de bilinen Luksor, Assuan barajının kendisi ve sular altında kalmaktan son anda kurtarılan Philai adası, Nasır baraj gölü ve Sudan sınırında sular altında kalmasın diye parçalara ayrılıp tekrar daha yüksek bir yerde birleştirilen 34 metrelik kayaya oyulmuş Ramses heykellerinin olduğu Abu Simbel.

18 Kasım 2004

TARİHİN VE DENİZİN DERİNLİKLERİNE İKİ SAAT

Bir yer olsa ki iki saatte ulaşsak, kış ortasında yazı yaşasak, makul fiyat olsa, denizi bize farklı bir şeyler sunsa ve aynı zamanda tarihin en eski uygarlıklarından geriye kalanları görebilsek diyorsanız Mısır tam size göre bir seçenek.

Bu yazım daha çok Sharm el Sheik ve Kızıldeniz üzerine olacak ama Mısır ile ilgili bir takım genellemeler yapmamız da mümkün.

Bu gizemli ülkeyi ziyaret edecekseniz ilk kural kendinizi bir belirsizlik ortamına hazırlamanız çünkü bu ülkede hiçbir ürün, hizmet, tur, zaman ve fiyat bilgisi kesin değil ve her an değişebilir. Dolayısı ile çok programlı ve disiplinli gezginler için Mısır’da çok iyi bir seyahat acentesi ile çalışmaları gerekecek ki muhtemelen bu bir Türk acentesi değil. Çünkü Mısır’a turist olarak giden Türk sayısı beş birini zor bulurken sadece Japonya’dan üç yüz bine yakın turist geliyor. İtalyanlar ve İngilizler zaten Mısır’da turizmi sürükleyen ana ülkeler. Gene oldukça kalabalık ve paralı bir Turist kitlesi de Rusya’dan gelmekte.
Herhangi bir tura özellikle şehirlerarası tura katılırken dikkatli olmanız şart çünkü bayağı üçkağıtçı kişilere rastlamanız mümkün ayrıca verilen sözler ve vaatlerde kesin bir garanti değil. Mısır’da istisnai yerler dışında her türlü hizmet ve ürün için en az yüzde elli indirim alacak şekilde pazarlık etmeniz şart. Fiş kesen yerler mesela otel, market gibi yerlerde yüzde on iki vergi de ekleniyor. Bunun dışında her işi yapmadan önce bir bahşiş isteme alışkanlığı var ama bu bizdeki rüşvet gibi etkili bir sonuç getirmiyor, yani vermeseniz de aynı sonuca ulaşabiliyorsunuz.

Mısır bizden hiçbir formalitesi olmadan verdiği bir vizeyi istiyor; aslında 35 milyonluk vize genelde acenteler tarafından USD 35 veya Euro gibi bir rakam ile sağlanıyor, bu da bize vize pazarının her ülke konsolosluğu için iyi bir aracı pazarı yarattığını gösteriyor.

Genelde Mısır’da hava özellikle Kasım ayı itibarı ile gerçek bir yaz ama değişkenlik gösteriyor. Mesela biz Kızıldeniz’de gündüz 30 derecelik bir sıcaklık var iken Kahire’de 20 derece ve parçalı bulutlu bir hava ile karşılaştık. Gecelerin çölün soğuk olduğu söyleniyor ama bence bu Kasım ayı için geçerli değil.

Öğrendiğimize göre en sıcak ve bu anlamda en tenha mevsim yaz ayları. Yaklaşık 40 derece sıcaklık olduğu bu dönem aynı zamanda suyun en berrak ve Ağustos-Eylül suyun en sakin olduğu dönem. Kış ayları genelde dalış şartları açısından olumsuz sayılıyor. Bu arada Kızıldeniz dünyanın en tuzlu sularına sahip yerlerinden biri genelde senede sadece 60 mm yağış aldığı için buharlaşma sonucu tuzlanma hep yüksek oluyor.


Bir USD 6,3 Mısır Poundu ediyor. 3-4 USD a karnınızı mutlaka doyurabilirsiniz, 5 yıldızlı otelde kaliteli sayılacak şaraplar USD 25 civarı , bira ise USD 3 civarında. Otel dışında bu fiyatlar dörtte bire inebiliyor. Bu noktada Kızıldeniz’in iki yıldızı Sharm ve Hurgada rahatlıkla bizim güney sahilleri ile rekabet edecek fiyatlara sahipler.

Turistik yerler en azından Sharm oldukça güvenli ve temiz. Burada özellikle bu konuda çok tedbir alınmış olması ve yerli halkın buralara fazla sokturulmaması önemli etken. İngilizce anlaşılır şekilde konuşuluyor, İtalyanca ve Rusça ‘da yaygın olarak biliniyor.

Şehirlerarası yollardaki tesisler ve özellikle Kahire bizim ölçülerimizle oldukça pis özellikle sokaklar ve tuvaletler. Burada biraz daha fazla rahatsız edici bakışlar olsa da cezaların ağırlığı nedeni ile taciz, kapkaç gibi olaylar fazla olmuyormuş. Şehirlerarası yollarda mesela Sharm-Kahire arasında 8 tane güvenlik kontrolü var ve genelde tüm turist otobüslerinde cebinde bir Akrep makinelisi ve çelik yeleği olan sivil güvenlik görevlisi biniyor. 1997 yılında 58 turistin olduğu bir otobüsün Luxor’da havaya uçurulması sonrasında alınan tedbirler ile geçtiğimiz ayda İsrailli turistlerin kaldığı otellere yapılan saldırıya kadar önemli bir olay olmamış.

Türkler hakkında nötr sayılabilirler ama kim onların diline doladıysa her Türk gören Mısırlı size aynı şeyi söylüyor; “Hasan Şaş, yavaş yavaş...”

Kendileri araç kiralamak isteyenlerin dikkatine; Mısırlılar korkunç kötü araba kullanıyorlar. Kahire özellikle kaotik bir yer ama diğer tüm yolarda genelde çok eski taksi ve araçlar bayağı farklı alışkanlıklar edinmişler mesela geceleri birbirilerine saygıdan sadece park lambaları açık araba sürüyorlar. Bunun yanı sıra trafik ışıkları ve bizim bildiğimiz anlamdaki kavşaklar hiç yok onun için istediğiniz bir noktayı geçtikten çok sonra ancak geri dönebilip ulaşabilirsiniz. Kazalar çok ve çoğunlukla biraz bağrışıp tekrar hasarlı araçlar ile yollarına devam ediyorlarmış. Bu arada yollarda çok seyrek işaret var onun için mutlaka detaylı harita almak lazım; off road sevenler için GPS şart çünkü yoldan ayrıldıktan hemen sonra hiçbir referans noktası kalmayabiliyor.

Yemek açısında çeşit çok; Kızıldeniz’in sunduğu balık, ve özellikle kalamar, tavuk, köfte, salata, makarna, safranlı pilav, Lübnan yemekleri, peynir çeşitleri, tropikal meyvalar, pita şeklinde ekmek ve her türlü fast food oldukça yaygın.Oldukça çok çeşitli içme suyu, meyve suyu, gazlı içecekler, yoğurt, şekerleme rahatlıkla bulunuyor.Yerli biralardan Stella biraz Tuborg’a benzer tada sahip. İçki de özellikle Sharm’da rahat bulunan bir içecek.Yerli bazı şarapların güzel olduğu söyleniyor ama biz denemedik. Türk kahvesi yaygın ama bizdeki kadar lezzetli değil, çoğunlukla şeker kıvamı farklı yada bazı yerlerde naneli yapılmış olarak gelebiliyor. İlginçtir demleme çay çok zor bulunuyor; Lipton tüm Mısır’ı ele geçirmiş ve Araplar bile sallandırma çay içiyor. Bazı yerlerde naneli ve tarçınlı çay gene sallandırma olarak bulmak mümkün.

Bu genel bilgilerden sonra biraz Sina yarımadası ve Sharm’ı tanıtalım.Sina yarımadası aslında kaya ve kumdan oluşan bir boşlu, kumsuz bir çöl.. Adının Sin yani bedevilerce tapılan Ay Tanrıçasından geldiği sanılıyor. Sina yarımadası 20 milyon yıl evvel birleşik olan Afrika ve Asya kıtasının parçalanması sırasında oluştuğu biliniyor. Bu oluşum sırasında bir kolda derinliği1,800 metreye kadar varan Akabe körfezi ve öte yandan derinliği sadece 95 metre olan Süveyş körfezi oluşmuş. Bu arada Sina yarımadasında sadece 2 yüksek dağ var; biri Musa dağı- ki bu dağda Musa’nın On Emri içeren tabletleri aldığı söyleniyor- öbürü ise Katherina dağı. Her iki körfezin soğuk ve sıcak suları ile Ras Mohammed yani Muhammed burnunda birleşiyor ve dünyanın Avustralya’daki Büyük Resif’ten sonra iki numaralı su altı milli parkını oluşturuyor.

Hz. Musa önderliğinde İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışı gene Sina yarımadasının tarihinde önemli bir nokta olsa da tarih boyunca çok farklı kavimler, imparatorluklar bu yarımada üzerinde hak iddia etmişler. 20 yy’da dünya savaşlarında önemli bir stratejik konumu olan Mısır 1967 savaşında Sina yarımadasını İsrail’e kaybediyor ama 1973 savaşı ve 1979 Kamp David anlaşması ile yarımadayı tekrar geri alıyor ve zaten turizm yatırımları da bu tarihten sonra başlıyor. Savaşın izi olan bazı sığınak ve kalıntıları hala karada ve denizde gözlemlemek olası.

Sina yarımadasındaki en önemli turizm merkezi yaklaşık 400 otele ev sahipliği yapan Sharm el Sheik. Tarihte Kral Solomonun tahtı için altın taşıdığı yer olduğu biliniyor. Bu şirin yörenin en önemli noktası Naama Bay. Biraz Bodrum tarzı bir yer, önünden bir denize girilen bu belde konaklama, yemek, eğlence, alışveriş ve her türlü tur için mükemmel bir yer.

Tahmin edeceğiniz gibi Kızıldeniz şnorkel ya da scuba tüm amatör ve profesyonel dalıcılar için yüzlerce çeşit mercan- ki yaklaşık 2000 km boyunda bir rsif var- ve balık çeşidi ile bir Kabe. Burayı aslında dünyaya tanıtan ilk kişi Jacques-Yves Cousteau. 1950li yıllarda buralarda araştırmaya başlayan bu unutulmaz deniz bilimcisi ile Louis Malle’nin ortak yapımı “Sessiz dünya” , 1956’tı da Cannes’da Altın Palmiye alarak Kızıldeniz’i dünyaya tanıttı. 1963’te yapılan bir projede ise Kızıldeniz’de su altında yaşam olasılığı simüle edildi.

Kızıldeniz’in bu muhteşem sularındaki en önemli özellik otellerinde önünde bile kilometrelerce süren mercan resifleri. Burada o kadar çok fraklı çeşit balık var ki 2.günde bir çok balığın ayaklarınızın dibinde dolanması artı sıradan geliyor ve dalacak yeni yerler aramaya başlıyorsunuz. Yaklaşık 5-10 metre derinliğe kadar kenar duvarları inen bu resiflerde irili ufaklı bir çok balık ile beraber yüzebilirsiniz ama avlanmak mercana dokunmak, hatıra almak. kesinlikle yasak. Herhangi bir parça bile bazen size zorluk çıkartabilir.

Özellikle Hilton, Ritz ve Marriot otellerinin önü, isminden farklı olarak hiç köpekbalığı olmayan Köpekbalığı Koyu, Tiran adaları, biraz daha uzakta Dehab ve eşsiz güzellikteki Ras Mohammed dalış yapabileceğiniz yerler. Tabii scuba dalıcılar için çok sayıda farklı seçenek ve enkaz olduğunu belirtmek lazım. Genelde dalış malzemeleri bir çok yerde hem satılıyor hem kiralanıyor. USD 25-35 arası fiyatlar bir ok dalış turuna yemekli katılmanız mümkün.

Özel ilgi gereken yerin Ras Mohammed olduğunu düşünüyorum. 25 Nisan 1982’de son israil askerleri yarımadayı terk ederken İsrail gazeteleri de Arapların bu güzel yerleri kirleteceğine dair bir propagandaya başlamışlar. Dönemim başkanı Hüsnü Mübarek’de 1983’te bu alanı korumaya almaya karar vermiş.

150’den fazla mercan çeşidi barındıran ve daima su sıcaklığı 20 derecenin üzerinde olan bu tabiat parkında ayrıca kültür mercanı yetiştirme tesisler, taşlarla Allah yazısı yazılmış girişi, tuzlu suda yetişen ve tuzu tatlı suya çeviren mangrove ağaçları, 1957 depremi ile oluşan ve yaklaşık yirmi metreye yakın bir dip tüneli ile denize kadar uzanan deprem çukurları, içerdiği magnezyum yüzünden uydudan görüntülemeyen Saklı koy veya diğer adı ile Sihirli Gölü ve muhteşem ana plajı ile Ras Mohammed banko yapılması gereken bir tur yaklaşık. USD 20-30 arası tekne veya otobüs turları var. Bu tur için mutlaka vizesi olan bir pasaportunuz olması lazım çünkü Sharm, Sina yarımadasının doğusunda vizesiz gelinen son nokta.Buradan sonra devamlı kontrol var.
Dalış turları dışında merakları olanlar için Çölde 4*4 safari, ATV ve Enduro turları, Renkli Kanyon gezisi, Musa Dağı ve Bizanslılardan kalma St Katherina Manastırı gezisi ilginç seçenekler sunuyor.

Ayrıca günübirlik geziler ile Luxor ve Kahire’ye gitmek mümkün ki bir sonraki yazımda buraları anlatacağım.

20 Haziran 2004

SİCİLYA

“Trinacria” yani 3 köşeli ada; 3 ayrı denize olan kıyıları ve yaklaşık 2000 senelik tarihi ile Akdeniz’in bu en büyük adası, bir modern dünya erkeği için muhteşem denizleri ve aslında sayıca pek de fazla olmayan esmer İtalyan güzellerinden daha çok olağanüstü yemekleri ve özellikle Palermo’ da bulunan yüzlerce ayakkabı mağazası ile hitap ediyor denebilir.

1000 km den fazla sahile kıyısı olan Sicilya bugün İtalya’nın en büyük bölgesi ve aynı zamanda Palermo’da İtalya’nın en büyük beşinci kenti. Kendisi bir ada olmakla birlikte Aeloian, Egadi ve Pelagi adaları ile aynı zamanda bir adalar zinciri. Bunlardan dalmak için olağanüstü fırsatlar sunduğu bilinen Lampedusa , Avrupa’nın en güney noktasını oluşturuyor. Bu ada Tunus’tan sadece 113 km uzakta.

Yunanlılar, Romalılar, Kartacalılar,Bizanslılar,Araplar, Normanlar, Burbonlar bu adayı işgal eden ve arkasında farklı eserler bırakan devletlerin başlıcaları.1860 isyanı ile İtalya ile birleşen ada, 1946’tıdan beri özerk bir bölge olarak İtalya’ya bağlı.

Oldukça hırçın bir doğaya sahip Sicilya tarih boyunca doğal felaketler ile karşılaşmış.1693’te batı bölgesi depremi, 1669’da Etna’nın püskürmesi sonucu Katanya’nın zarar görmesi, 1908 Messina depremi ki 100,000 civarında ölü olduğu rivayet ediliyor, 1923-71 ve 2001 Etna yanardağ patlaması sadece birkaç örnek.

Sicilya’nın bir başka renkli tarihi de Mafya’nın doğduğu yer olması.. Sebepleri net olmamakla birlikte Mafya veya organize suç gerçeği bu güzel adayı oldukça uğraştırmış ve 90’larda zirveye varmış. 1987’de çok sayıda Mafya üyesinin mahkum edilmesi sonucu başlayan savaş 1992’de ünlü savcılar Falcone ve Borsellino’nun öldürülmesi ile kızışmış ama 1995’de Mafya Babası Toto Riina’nın yakalanması sonucu mafya’nın etkinliği düşmeye başlamış. Bugün sıradan bir turist olarak mafya’nın varlığını hissetmek pek mümkün değil.

Genel olarak adayı dörde ayırabiliriz. Biraz daha Arap etkileri de hissedilen Palermo ‘nun domine ettiği Kuzey-batı, Messina, Katanya, Taormina gibi şehirleri ile Kuzey-doğu, Agrigento ve Sciaccio gibi tarihi şehirleri ve Akdeniz’e bakan kıyıları ile Güney-batı, Siracusa ve Ragusa’nın bulunduğu Güney-doğu. Bu yerler gerek kültürleri gerek dilleri gerekse doğası ve yapılaşma şekilleri ile oldukça farklılıklar göstermekte. Benim favorim doğaları ve turist olarak görebileceklerinizi çokluğu sebebi ile daha çok Kuzey bölgeleri.

Tartışmasız favori şehir ise kayalıklara yerleşmiş ve üç tane birbirinden güzel koya bakan Taormina. 1988’de çekilmiş ve ünlü dalgıç Mayol’un hayatını anlatan Luc Besson filmi “Big Blue’de yer alan bu şehir şu anda Sicilya turizminin başkenti. Nefis manzarası, lokantaları, dükkanları, 550 kişilik ve konserle için kullanılan anfi tiyatrosu, hemen dibindeki muhteşem denizi ile gerçekten soluk kesici bir yer.

Söz filmlerden açılmışken adada çekilen diğer ünlü filmler Baba, Cinema Paradiso ve şu aralar Ocean Eleven-2 (Ocean Twelve diye geçiyor ve Trapani yöresinde çekiliyor.)

Bu arada Sicilyalıların enteresan bir şehirleşme mantığı da var. Özellikle kayalara ve oldukça yükseğe yapılan şehirler gayet enteresan. Bazı bölgelerde Sicilyalıların deniz kenarında kendilerine ait bir kulübeleri var. Numaralı , içinde deniz ile ilgili eşyaların sığabileceği bu kulübeler küçük birer site gibiler. Turist olarak ancak bunların önünde ayrılmış yerlerden denize girebiliyorsun. Ama bunun yanı sıra kilometrelerce uzayan kumsallar ve özellikle doğu sahilinde nefis kayalıklar var.

Dalmayı sevenler için Palermo yakınındaki Ustica bir denizaltı üniversitesi niteliğinde.Ayrıca Egoie adaları, Lampedusa, Pantelleria adaları ve Taormina sahilleri de nefis olanaklar sunuyor.

Yükseklere çıkmayı sevenler için Avrupa’nın en büyük ve hala aktif volkanı Etna inanılmaz bir deneyim yaşatacaktır.Eski adı Mongibello (latin-arapça karışımı dağların dağı) olan bu dağ, patlamadığı zamanlar yazın yürüyüş turları kışın ise kayak için elverişli olanaklar sunuyorJ Püskürme sonucu çevreye yayılan maddeler bir çeşit gübre etkisi gösterdiği için inanılmaz bir yeşillik ve narenciye üretim merkezi olan bu dağın ne zaman ne yapacağı belli olmuyor. En son 2003’te hafifçe püsküren dağ 2001’de patlayarak 2700metredki teleferiği yıkmış ve 2001 metrede dinlenme tesislerinin hemen önüne kadar lav nehri akmış. Bu ilginç manzarayı görmek için güney rotasını kullanarak Sapienze Refuge isimli kratere giden turist minibüslerin kalktığı noktaya çıkmanız yeterli olacaktır. Buradaki La Capannia restorana özellikle iyi bakın çünkü lav nehri bu noktada, tam lokanta duvarında durmuş.

Bu bereketli topraklarda Avrupa’nın en iyi zeytinyağları, oldukça kaliteli şaraplar üretilen üzümleri, bol miktarda portakal ve çok lezzetli limonlar yetişmekte. Bu meyvalardan yapılan likörler özellikle Lemonçello tatmadan dönmemek lazım.

Eğer tarihten hoşlanıyorsanız tüm şehirlerde göreceğiniz kalıntı, kilise ve kalelerin yanısıra Agrigento’da Vale Dei Templi, Syracuse, Noto ilginizi çekecektir. Bu arada Palermo-Agrigento yolu üzerinde, denizden 750 metre yükseklikteki sarp bir kayada yer alan Mussomeli kalesi de oldukça ilginç.

Bu kadar büyük bir adada ulaşım için oldukça farklı seçenekler var.Benim denediklerimden tren ve otobüs sabırlı olduğunuz sürece oldukça uygun fiyatlı ve güvenilir bir alternatif. Oldukça düzgün otoban ve devlet yollarının bulunduğu adada günlüğü USD 60 ile 70 arasında bir orta sınıf özellikle dizel araba ise en ideal seçenek. Bu noktada tabii bazı zorlukları da göze almak lazım. Bunlardan biri trafik işaretlemeleri; bir çok noktada takip etmekte olduğunuz levhalar bir anda kayboluyor ve kilometrelerce yanlış yolda gidiyorsunuz. İkincisi İtalyan sürücülerin de yol vermemeye veya yol kesmeye çok yatkın olmaları. Bun bir istisnası şehirler; orada araçlar yayalara yol vermekte oldukça hassaslar. Park etmek de zaman zaman önemli bir sorun. Turistik yerlerde gündüz park etmek size 15 Euro gibi rakamlara mal olabilir. Kiralık araçların en önemli sorunu ise özellikle küçük şirketlerin ofislerinin sadece havalimanında olmasından dolayı aracı geri vermekte yaşanan zaman kayıpları.
Scooter veya diğer motorsiklet sınıfları da adada oldukça yaygın ama bu aletlerin kullanım kültürü de çok dikkatli olmayı gerektiriyor. Turistik yerlerde scooter fiyatları günlük 25 Euro civarı.

Ada da iki büyük ve uluslararası havalimanı olan şehir var. Biri Palermo diğer ise Katanya. Her iki şehirde sadece yaya gezmek için oldukça büyükler. Bu açısından otobüsü kullanmak şart. İlginç bir durum taksilerin sadece telefon ile çağrılabiliyor olması ve tek yön uygulamaları yüzünden çoğu zaman kısa mesafede oldukça pahalıya mal olması.

Palermo 2.dünya savaşı sırasında yapılan bombalanmadan çok hasar görmüş ve sonrada bizdeki duruma benzer şekilde yolsuzluk ve mafya etkisi ile çarpık şehirleşmiş. Ancak son yıllarda tekrar düzelme eğilimine girmiş. 12.yy’da yapılmış olan Maria Assunta Katedrali, Piazza Marina, Avrupa’nın 3.büyük operası kabul edilen Teatro Massimo, Teatro Politeama Garibaldi, Piazza Peritoria, Palazzo de Normani, Dan Givanni degli Eremiti kilisesi önemli turistik yerler.
Biraz daha cesareti olan ve toplu ulaşım araçları kullananlar için Mondello hoş bir sahil kasabası. Benim tavsiyem ise trenle bir saatlik mesafedeki Cefalu. Hem sahili ve denizi hem de çok hoş sokakları ve restoranları ile oldukça güzel bir şehir.Şehrin önemli sembolü Duomo meydanındaki nefis katedral.

Sicilya’daki diğer büyük şehirde Katanya. 1669’da lavların sınırına dayandığı bu şehir önemli bir liman. Bunun yanı sıra Etnea caddesindeki alışveriş imkanları, Duomo Meydanı-ki bu tüm İtalyan şehirlerinde mutlaka olan ve bizdeki Atatürk meydanına benzeyen bir anlayış-ve kilometrelerce olan kumluk sahili ile çok zaman harcamanıza değmeyecek bir şehir. Buradan Taormina’ya olan yol üzerindeki sahil kasabaları Acitrezza ve Aci Castello çok daha şirin yerleşim yerleri.

Özellikle Palermo’da ayakkabı alışverişin özellikle indirim dönemi olan Temmuz’da çok bereketli olacağını zaten belirtmiştim. Bunun dışında adadan zeytinyağı, şarap, makarna, likör, peynir ve tatlı ürünler alınabilir. El sanatlarına meraklı olanlar içinde özellikle seramik ürünleri enteresan.

Geldik yemek bölümüne; Sicilya mutfağı başlı başına bir turizm kolu. Farklı kültür ve bereketli toprakların getirdiği bolluk çok çeşitli yemek türlerinin gelişmesine olanak vermiş.
Servis anlayışının oldukça kötü olduğu bu ülkede sabırlı olmanız ve İtalyanca bilmiyorsanız mutlaka pratik bir sözlük ile hareket etmeniz gerektiğini söyleyeyim. Ama bu durum yemekten alacağınız zevkin yanında çok küçük bir kusur kalacaktır.

Sabah kahvaltısının temelini büyük kruvasanlar oluşturmakta. Genelde çok çeşitli marmelat ya da dondurma eşliğinde yenen bu öğünde çok çeşitli meyve suları içmeniz mümkün. Benim denediğim yerlerin hepsinde kahve tadları oldukça kötü idi, bu da İtalyan kahvesine inananlar için büyük bir düş kırıklığı olsa gerek.

Öğlen yemekleri için dikkatli olmanız lazım çünkü saat 15.00’da çoğu yer kapatıyor ve tekrar saat 20.00 gibi açıyorlar.

Benim önereceğim yiyecekler ama özellikle farklı usullerde Kılıçbalığı kızartması, içi doldurulmuş sardalye (Sarde e Beccafio), her türlü midye, ahtapot, karides, Antipasto frutti di mare, Arancine, Cuscus alla Trapese, Pasta alla Norma, Deniz ürünlü risotto. Tatlı olarak keçi peynirinden yapılan Cassata ve Cannoli, bol bol tropik meyve özellikle ananas ve kavun. Bulabildiğiniz her yerde yerel yapılan şaraplar. Et isterseniz ise şarap sosunda yapılan etler.
İyi bir yemek adama başı1/4 litre yerel şarap eşliğinde ortalama 25 Euro tutuyor.

Palermo’da tavsiye edebileceğim lokantalar Borgo Blu, Cucina Papoff, Uglo, Alla Fermata di Porta Carini.

Uluslararası turizme henüz yeni açılan bu nefis adayı mutlaka planlarınız içine alın önerimle iyi yolculuklar.

8 Haziran 2004

AVRUPA’NIN KÜLTÜR BAŞKENTİNDE 3 GÜN



Viyana hiç tartışmasız Avrupa’nın sanat açısından en önemli merkezi ama eğer sanat yönünüz çok kuvvetli değilse bile bu güzel şehirde geçireceğiniz kısıtlı zamanda göreceğiniz çok şey var.

Bu yazıda sabahtan akşama kadar sanatla yaşayan bir şehirde plansız gezmek isteyen bir turistik bakış açısı bulacaksınız.

Her şeyden önce Viyana ve Avusturya tarihine bir bakalım;Bugünkü Avusturya’nın sınır komşuları Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Macaristan, Slovenya, İsvçre ve Almanya’dır. Bu kadar farklı yapıdaki ülkeye transit geçiş noktası olan Viyana ve Avusturya tarihi Taş çağına kadar dayansa da, Kutsal roma imparatorluğu zamanında Babensberg Düklerine verilmesi ile ilk önemli şehirleşme hareketini başladığını söyleyebiliriz.

13.yy’da Habsburgların eline geçen 16 yy’da Osmanlılar tarafından devamlı tehdit edilse de ayakta durmuş ve 1683’te Osmanlıların nihai yenilgiye uğraması ile yıldızı parlamaya başlamıştır. 17 yy’dan itibaren bir Kültür ve Sanat merkezi olmaya başlayan Viyana önce Barok Mimari daha sonra da Klasik Müzik alanında gelişme gösterirken 19 yy’da arka arkaya önce Napolyon tarafından işgal sonra da ekonomik buhran ve 1848 ihtilali ile sarsılmıştır.

Ekonomik kökenli göçler ile büyüyen şehir “Yüzyıl Dönümü” tabir edilen entelektüel gelişimleri ile de anılmaya başlandı. Birinci dünya savaı sonrasında 1918’de Habsburg imparatorluğunu sona ermesi ile 50 milyonluk imparatorluk yerine 7 milyonluk bir devlet doğdu. Hitler’in 1938’de Avusturya’yı ilhak etmesi ve 2.Dünya savaşı ve şehrin müttefiklerce paylaşılarak yönetildiği 45-55 dönemi sonrasında 1955’te Avusturya Cumhuriyeti ilan edilmesi ile Viyana tekrar hareketlenmeye başladı.

1995’de Avrupa Birliğine giren Viyana bugün yaklaşık 2 milyonluk bir nüfusa sahiptir.

Sanat tarihi açısından Viyana, Barok ve Rokoko Mimari ( aralarında Belvedere Sarayları, Kış Binicilik Okulu, Schönbrunn sarayları sayılabilir.) Klasik Müzik Sanatçıları (Gluck, Haydn, Viyano Flarmoni Orkestrası), Uygulamalı sanatlar ( Burggarten, Biedermeier Evleri, Hundertwasserhaus), Yüzyıl Dönümü tabir edilen 20.yy sanatçı ve düşünürleri ( Freud, Gustav Klimt, Otto Wagner, Adolf Loos) ile dünya kültür tarihinde yerini almıştır.

Viyana’da 3-5 gün arası kalacak bir kişinin seçenekleri neler olabilir? Her şeyden önce Viyana’nın kalbi Stephansdom Katedrali ve meydanı, Schönbrunn ve Belvedere sarayları, Opera Binası, Burgtheater Kış Binicilik Okul ve özellikle eğitimli atların sabah antremanları, Hoff burg, yiyecek ve eski eşyaların satıldığı Naschmarkt, hemen yanında Otto Wagner Evleri Sigmund Freud Müzesi, Uygulamalı Sanatlar Müzesi, Güzel Sanatlar Akademisi, Kent Tarihi Müzesi, Albertina Müzesi, Haydn Müzesi, Mozart’ın bir süre yaşadığı Figarohaus , altın kubbesi ile Sezession Binası görebileceğiniz önemli yerler.

Biraz farklı Viyana görmek isteyenler için çok geniş bir lunapark olan ve 2 yüzyıllık tarihi olan Prater, değişik mimarisi ile Hundertwasserhaus evleri, nefis nehir manzarası ve eğlence yerleri ile Donau Insel, modern yerleşim merkezi ile UNO City, Tuna parkı ve gözlem kulesi değişik seçenekler sunar.

Eğer şehirden biraz uzaklaşma isterseniz iki ilginç önerim olabilir. Biri Grinzig; Viyana Kuşatmaları sırasında Türkler ve daha sonra da Napolyon tarafından yıkılmış olan bu yer Viyana’nın en ünlü Heuriger- yani kendi sarabını üreten restoranlar- köyüdür. Mevsiminde bağbozumu seyretmek veya akşamları saat yediden sonra müzik eşliğinde açık büfe ve nefis şaraplar ile vakit geçirmek isteyebileceğiniz bu mekan gündüzleri de Polonezköye’e benzeyen bir hava taşımakta.

Eğer Viyana’ya uzaktan bakıp panaromik bir görüş elde etmek isterseniz 500 metre yüksekliğindeki Kahlenberg- aynı zamanda Beethoven’in yazlarını geçirdiği yer olarak da bilinir ve bir anıt bulunur- size doyumsuz bir manzara sunabilir.

Bütün bu yerleri gezmekten yorulduysanız sıra geldi Viyana yaşam kültürünün önemli bir parçası olan yeme-içmeye. Viyana kültüründe klasik 3 öğünün yanı sıra öğle öncesi hafif yemek anlamına “Gabelfrühstück” ve her şeyden önemlisi akşamüstü beş çayına benzer “Jause” bulunmaktadır. Standart ve hafif yemekler için “Beisl” denen ahşap zemin, sade tasarım ve basit menülü çeşitleri olan yerler bulunmaktadır. “Wirsthauser” veya “Gasthauser “denen biraz daha sofistike lokantalar, basit yemekler/alkollü içeceklerin yanısıra kahve ve pastaları ile ünlü Konditorei’ler , Cafeler ve kendi ürettikleri şarapları ile Heurige’ler Viyana yaşantısının önemli merkezleridir.

Yemeklerde tabii ilk seçenek Schnitzel ve Gulaş olmalıdır. Bunun yanısıra çeşitli sosisler, hamur işleri ve sandöviçler, sıcak etlerden oluşan köy tabağı Bauernschmus, Tafelspitz, ringa balığından Heringsalat denenmesi gereken yemeklerden. Yemeklere eşlik etmek için özellikle Gürner Veltliner, Blaufrankrich gibi şaraplar, Kaiser, Gosser ve Edelweiss tercih edilebilir.

Tatlılar tarafından meşhur Sachertorte, Elmalı Pay, Avusturya usulü krepler olan Palatschinken, Dobostorte, Linzertorte ve dondurmalar sayılabilir. Yanında meşhur viyana kahveleri Brauner, Melange, Einspanner, Maria Theresa olursa tadı daha da nefis olacaktır. Nerede mi içilir; Landtmann, Central, tarih boyunca hiç değişmemiş gibi olan Hawelka, Mozart’ın eserlerini çaldığı Frauenhuber, Demel, Hotel Sacher en ilgi çekici mekanlardan. Dondurmacı da Tichy tek seçenek.

Gelişmiş metro ve tramvay/otobüs seçenekleri istemeyen ve yemek üstü alışveriş amaçlı yürüyüş yapmak isteyenlerin tercihi Graben, Kohlmarkt, Kartnerstrasse, Mariahilferstrasse olmalı derim. Özellikle alınması gereken ürünler arasından çukulata-tabii ki Salzburger Mozartkugeln- şarap, kahve, cam eşyalar, kitap yer alabilir.

Müzikal ve konser seçenekleri için gerek açık ofislerden gerekse online bilet temini mümkün ama talepten dolayı çok önceden başvurmak gerekiyor.

İlkbahar ayları Viyan’nın en güzel zamanları olsa gerek ama gitmek isteyenler için dikkat otellerde yer bulmak gerçekten oldukça zor.

Avrupa’nın bu muhteşem şehrini görmek isteyenler için “Gute Reise” diyelim.