Birbirinden yaklaşık 130 mil ile ayrılan bu iki Kuzey Batı şehrinin bir çok yönü farklı olsa da ortak bir yönü var; yılın büyük bir çoğunluğunda ciddi anlamda yağışlı olmaları. Bu açıdan eğer buraları ziyaret edecekseniz kesinlikle iyi giyinmeniz önemli. Oldukça uzun, geniş ve derin olan Columbia nehri tarafından sınırları ayrılmış Oregon ve Washington eyaletlerinin diğer ortak yönü de muhteşem doğasının sunduğu çok çeşitli (sayısal olarak binlerce farklı diyebilirim) outdoor aktivite olanağı, zengin yemek kültürü ve çok sayıda bira ve peynir imalatçısı, düzenli ve çok rahat yaşanan eyaletler ve şehirler olmaları.
Portland Oregon eyaletinin en öenmli şehir ama başkenti değil nedense. Bu özellik Salem şehrine ait. Oregon eyaleti arabanıza benzini kendiniz koymanızı engelleyen ama buna karşın satış vergisinin olmadığı ve bu açıdan çok sayıda alışveriş kompleksine ev sahipliği yapan, 19 yy’da yerleşilmeye başlanmış, Kızılderililerden ele geçirilmiş bir eyalet. Özellikle trafik kurallarının çok ağır olduğu eyalet aynı zamanda ağır rahatsızlığı olanlara özel izinle uyuşturucu satılabildiği ya da yardımlı hayata son vermenin kanuni olduğu cins bir eyalet.
Yaklaşık 17 saatte ulaşılabilen Portland Türkiye’ye göre on saat geride bir yaşam sürüyor. Ulaşım açısından şehiriçinde her şey düşünülmüş olmasına rağmen hakkı ile gezmek için araç şart. Zaten yollarda devasa arazi araçları ve karavan evler çok sıkça karşılaştığınız bir manzara. En fazla 65 mile izin veren ve değişik trafik kurallarının olduğu şehirde Amerikan tarzı denebilecek bir araç kullanım tarzı var. Özellikle ışıklardan çok hızla kalkılıyor ve izin verilen en yüksek hıza hemen çıkılmak üzere gazlanıyor sonra o sürat korunuyor. Bu arada ABD de bisiklet kullanımına en çok yatırım yapılmış şehir olduğu söyleniyor.
Şehir Güller şehri diye bilinse de yağmur şehri, köprüler şehir, bisiklet şehri veya kitap şehri diye de isimlendirilebilir.Willamette nehri tarafından ikiye ayrılan şehirde inanılmaz güzellikte ve çeşitte, çok sayıda köprü var; Broadway, Hawthorne, Interstate, St John’s köprüsü bunlara örnekler.
Gerek halk kütüphanelerinin zenginliği ve vatandaşlara sağladığı olanaklar gerekse başta devasa Powell’s olmak üzere kitapçıların çokluğu şehri çok entellektüel kılıyor. Portland Devlet Üniversitesi de 17,000 öğrenciye ev sahipliği yapıyor. Yaklaşık 30 tane bira imalatçısı, çok sayıda peynir imalatçısı, çok zengin deniz ürünleri, ciddi gelişmiş organik tarım üretimi ve zincirleri, çok sayıda kafe ve nüfusa göre inanılmaz sayıda lokanta ile şehir gerçekten ilginç.
Kabaca şehri bir kaç bölümde düşünebiliriz;şehrin güneybatısından gelirseniz ve batı kıyısında kalırsanız üniversite kampüsü sizi karşılayan ilk bölüm. Daha batıda Hayvanat bahçesi, Gül bahçeleri, Japon ve Çin bahçeleri, Dünya Ağaç ve Bitki Müzesi gibi gezilecek yerlerin olduğu Washington Park, tekrar şehrin içerisine dönerseniz alışveriş ve bazı iş merkezlerinin olduğu şehirn daha merkezi bölümleri, köprüden geçerseniz daha yerleşime yönelik Belmont, oradan kuzeye gene iş ve alışveriş merkezinin olduğu Lloyd Center var. Buradan gene nehrin batısına geçerseniz Waterfront district ve sonra şehrin en güzel bölümü denecek biraz Nişantası havasındaki Pearl ve Nortwest bölgeleri yer almakta.
Bence şehirde görülmesi gerekenler arasında Washington Parkı ve içerisindeki bahçeler,Oregon Bilim Müzesi, Nehrin batı kıyısı, Pearl ve Nob Hill denen kısımlar, Portland Saturday market ve vakit / hava durumuna göre nehir sayılabilir. Şehrin dışında ise yaklaşık bir günlük gezide şehirin silüetinde de gözuken Hood dağı ve kayak merkezi ( haziran dahil kayılabiliyormuş), Peynir imalathaneleri, Multnomak Şelalesi, Columbia nehri sayılabilir.
Çok sayıda festivale de ev sahipliği yapan şehirde bunlardan birine rastlarsanız mutlaka katılmaya çalışın mesela Blues veya Gül festivali, Meksika dışından en büyük fiesta olan Cinco de Mayo. Ayrıca basket, beyzbol, amerikan futbol takımları, avcılık, doğa sporları ve balıkçılığın da çok ilgi çektiği bir gerçek.
ABD nin gene nüfusa göre en çok alışveriş merkezi olan yeri olan Portland vergi de olmaması nedeni ile gerçek bir cennet. Nike ve Adidas’ın da merkezi olan şehirde Lloyd Center, Pioneer square, Washington Square, Woodburn Outlet, Columbia’nın merkezi ve ciddi biyik North Face mağazası mutlaka ziyaret edilmeli. Russ, Marshall’s, Target, Fred Meyer gibi zincirlerde alışveriş için önemli imkanlar sunuyor.
Yaklaşık 2,5 saatlik bir otoban yolculuğu ile ismini eski bir Kızılderili şefinden alan Seattle’a varmak mümkün. Portland’a göre daha büyük, kalabalık ve zengin bir şehir olan Seattle aslında demiryollarının gelişimi ve limanı ile hayat bulmuş, zengin kereste imkanı nedeni ile Boeing firmasının kurulması ve büyümesine paralel gelişmiş,1962 Seattle World fair yatırımları ile önem kazanmış bir şehir. Daha sonra Starbucks ve Microsoft’a ev sahipliği yaparak bugünkü durumuna ulaşmış.
Şehir Portland’a göre daha büyük şehir görünümünde olmakla beraber yakın çevredeki Rainer, St. Helens gibi dağların varlığı, kuzeyde Olympic dağları aslında vahşi bir ortamda olduğunu size hatırlatıyor. Şehrin iki simgesi 1961 de yapılmış 150 metre civarında olan devasa Space Needle ve 1914 te yapılmış olan gökdelen Smith Tower. Space Needle yakınlarındaki Pasifik Bilim Merkezi ve Rock’n Roll Müzesi ilginç yerler.
Tabii şehrin kalbi sahilde Waterfront denen bölümde atıyor. Özellikle 48 ve 70 nolu iskeleler arası hem şehrin sakinleri hem de turistler için ilginç çekici. Seattle Deniz Akvaryumu da burada yer alıyor. Gene şehre damgasını vuran yer bir çeşit Kumkapı-Mısır Çarşısı karışımı olan Pike Place veya diğer adı ile Public Market center. Burası hem gezmek hem de yemek yemek açısından çok cazip bir yer. İlk orjinal Starbucks da burada.
Seattle’nin daha eski bölümü Pioneer Square. 1889 yangını sırasında burası çok tahrip olduğu için şehir tekrar yükseltilerek inşa edilmiş. Dolayısı ile burada 2 saatlik bir yeraltı turu ile şehrin eski kalıntları arasında gezmek mümkün.
Çok canlı bir gece yaşamı da olan Seattle’da değişik müzeler de yer almakta .Şehrin hemen dışındaki Boeing Fabrikaları ve Uçak müzesi de devasa ve çok ilgi çekici bir yer. Şehrin suda yüzen köprüler ile bağlandığı doğu kesiminde dikkat çekici yer tabii ki Microsoft Merkezi ve Müzesinin de olduğu Redmond.
Seattle de yemek ve alışveriş açısından çok zengin seçenekler sunan bir yer. Tabii ABD ye gitmemiş olanlar için bazı uyarılar; porsiyonlar hemen heryerde devasa, içecekler mutlaka çok buzlu, genelde iş çıkışı saatler servis yavaş ve kuyruklar olan yerler var.
Son bir uyarı da alışveriş meraklılarına. Neredeyse devamlı farklı şekillerde indirimler yapıldığı için aldıklarınızın etiketini çıkarıp hemen kullanmayın, bir kaç gün sonra indirimde görüp, geri verip daha ucuza alabilir ya da hiç kullanmayıp iade edip dükkan kredisi ya da para iadesi alabilirsiniz.
Yurtiçi ve yurtdışı gezilerden yapılmış alıntılar. Seyahat öncesi hızlı planlama yapabilmek için eksiksiz bir blog. Resimler için facebbook'umu takip ediniz. Follow me on tripadvisor and facebook
29 Mayıs 2007
15 Ağustos 2006
BRASOV’DA KAYAK


Bulgaristan ve Romanya sadece Türk girişimcileri için değil Türk kayakçılar içinde ciddi birer hedef ülke haline geldiler. Bu sene Romanya yaklaşık 3000 Türk turist ile tam bir akın yaşamış durumda. Bunun tabii en önemli nedeni bu ülkenin ucuzluğu.
Romanya’da çeşitli kayak alternatifleri var. Benim tercihim Poiana Brasov oldu. Brasov Bükreş havalimanına yaklaşık 170 km uzakta ve ülkenin 3. büyük şehri. Yaklaşık nüfus 500,000 civarında. Ulaşım 45-50 dk uçak ve 3-4 saat arası otobüs yolculuğu ile sağlanıyor. Otobüs kısmının uzunluğunun ana sebebi sadece yollar değil inanılmaz katı trafik kuralları.
Braşov Karpatlar tarafından çevrilmiş durumda ve ana gelir kaynağı turizm. Poiana Brasov yani Brasov’un yaylası çevredeki kayak merkezleri arasında en büyüğü. Şehrin kendisinde ilgi çekici olarak Belediye meydanı, dükkanların olduğu yaya caddesi, kiliseler ve Şarap mahzeni yer alıyor. İlgi çekici yerlerden biri ise mesafeli olmakla beraber Bran kalesi. 14.yy da yapılan bir kalenin önemli olmasına sağlayan aslından pek de gerçekçi olmayan Drakula efsanesi. 199.yyda Bram Stroker tarafından kaleme alınan bu hikayede konu edilen kral Vlad Tepes zamanında Osmanlılar dahil herkesle dövüşmüş ve Romence “Şeytan” anlamına gelen Dracul adına imza atmayı seven bir kral. Bilindiğine göre aslında bu şatoda bir kaç gün kalmak dışında hiç bir ilgisi yok. Gene de bir çok turist için bu efsanenin parçası olmak oldukça zevkli gelmekte.
Poiana Brasov ise 14 km uzakta ve 1906’tıda Romanya’da ilk kayak yarışının yapıldığı yer. 1020 metreden başlayan resort dağda 2500 metreye ulaşmakta. Aslında senenin çoğu bizim Abant gölü misali bir yer. Sadece bizim gidişimizde değil bir çok başka tarihte de çoğu zaman insanlar güzel bir kar yağışı ve ideal kar kalınlığına rastlamamışlar.
Hotel Alpin, Piare Mare, Miruna özellikle Bulgaristan ile karşılaştırıldığında çok başarılı oteller ama ne yazıkkı bizim Uludağ veya Kartalkaya lükslüğünde değiller. Benim tavsiyem Hotel Alpin. Pistlere ulaşmak fazladan 5 dakika araç yolculuğu gerektirse de en çok olanağı ve güzel odaları sağlayan otel denilebilir.
Poiana Brasov daha çok alpin stili kayakçılar ve cross-country sevenler ile kızakçılar için enteresan. ATV, Atlı kızaklar, Kar Motorsikleti seçenekleri de söz konusu. Snowboard için daha az olanak sunmakta.
Toplam uzunlukları 12 km civarı olan 10 civarı pist var. Bradul ve Gondola isimleri ile tanınan ve otellerden 10 Ley yani 5 YTL karşılığı ile ulaşılan iki ana nokta var.
Bradul da 2 tane büyük kayak okulu ve biri başlangıç ve biri de basit olmak üzere 2 temel pist var. Burada ayrıca gece saat 19.00’a kadar ışıklandırma ve suni kar makinaları da var. Ayrıca teleferik ile 1800 metreye çıkmak ve yaklaşık 1 km’lık siyah bir pisti inmek olası. Brasov’da genelde ormanların içerisinde fazlaca geniş olmayan dik pistler tercih edilmiş. Gondola denen bölgede daha çok pist var. Burada teleferik ve küçük kabinler vasıtası ile daha yüksek ve uzun pistlere ulaşılmakta. Meraklısı için zirveden yamaç paraşütü yapılabiliyor. Pistlerin çok iyi işaretlendiği söylenemez ve ara noktalarda oturacak hoş cafelerde yok. Daha da kötüsü pistin ortasında yaklaşık 1 km buzlanmış ve dik bir alan varki ki kafile burada bayağı sakat verdi. Güneşli havada mutlaka tepeye çıkmak lazım, manzara müthiş.
Yemek açısından öğlen daha çok açık yerler var ama Gondolun yanındaki Rossignol Club ve Bradul’un oradaki pizzacı en iyi seçenekler. Akşam için ilginç yerler arasında Çobanlar Kulübesi ve Haydutlar Restoranı gibi ilginç isimlere sahip 2 yer var.
Peki neden Brasov ? Yaklaşık 550-700 Euro arasına uçak, 4 yıldızlı otel yarım pansiyon, alan vergisi, sigorta, vize dahili 6 gün gidebiliyorsan bunun üzerinde 20-30 milyona içkili ve tatlılı 2 kişi öğlen yemeği yersen, saati 20 milyona kayak dersi alabiliyorsan, 10 milyona ski pass, 20 milyon kayak kirası, 20 milyona bir saat masaj gibi seçenekler varsa biraz daha az karı göze almak için sebep olmakta...
Yemekler genelde peyni çeşitleri, et ve tavuk, salata ve patatesden oluşuyor ve gayet lezzetli. Çok sayıda bira seçeneği ve özellikle güzel kırmızı şarap var. Lisan problemi genelde yok ve Romenler oldukça cana yakınlar. Havalimanından cafe ve duty free arayanlar için fazla seçenek yok ama viski ve votka İstanbul’ kıyasla çok ucuz. Cuma ve Cumartesi geceleri açık hava eğlenceleri ve havai fişek gösterileri ile oldukça hareketli geçiyor ama özellikle ctesi ve Pazar yaylaya çıkanlar ile kalabalık inanılmaz boyuta ulaşıyor ve özellikle basit pistlerde teleski sıraları oldukça uzuyor. Kesinlikle düşmemeye bakın, Poiana’da ilk yardım yok, ambulans ile 20-30 dk süren bir yolculuk ike şehire gitmeniz lazım ama o kadar çok sakatlanan vardı ki ambulanas dolmuş gibi dolmadan kalmayacak hale gelmişti.
Başında belirttğim gibi fiyatı dışından çok ilginç bir seçenek değil ama özellikle bayramlarda kalabalık aileler için eğer hava da yağışlı olursa çok ekonomik bir seçenek.
14 Ağustos 2006
GEÇMİŞİNİ YİTİRMEDEN GELİŞEN ÜLKE PORTEKİZ
Diyelim ki 4-6 gün arası bir bayram tatiliniz var, Avrupa’da kışın ortasında sıcak, hesaplı, nostaljik ama modern, yeme içme kültürü gelişmiş bir ülke arıyorsunuz. Bu durumda en iyi seçeneğiniz Portekiz ve özellikle Lizbon olabilir.
Bayramı yaklaşık 20 derece sıcaklıkta Avrupa’nın bu orta halli ama bir o kadar nefis ülkesinde geçirdim. Genelde yazılarımda tur şirketlerini övmem ama bu sefer İstmar Turizm’i tebrik etmem lazım gerçekten oldukça organize bir tur sağladılar.
Her zaman olduğu gibi şehri anlamak için biraz tarihinden bahsedelim. İlginçtir Lizbon Portekiz’in aslında 2.başkenti, ve hatta bu anlamda üç başkentinden biri. İlk başkent bugün üniversite şehri olarak bilinen ve Porto yolundaki Coimbria, geçici bir başkent ise kısa süre için Rio de Janeiro olmuş. Lizbon aslında Truva savaşından dönen Odisey’in kurduğu bir şehir daha sonra Romalılar’ın, Vizgotların, Kuzey Afrika Yerlilerinin ve İspanyolların elinde kaldıktan sonra İngilizlerin yardımı ile Portekiz Krallığının kurulnasından kısa bir süre sonra başkent olmuş. Şehirin özellikle Alfama bölümü bu renkli tarihi biraz yansıtmakta.
Tejo (Tagus) ismi verilen çok geniş bir nehirin iki yanında ve hemen okyanus’un kıyısında kurulu Lizbon ilk gelişimini 1420’lerde başlayan Protekiz Keşiflerinden elde edilen ganimet ve hazineler ile yaşamış. En çok bilineni belki Vasco de Gama olmak üzere Portekiz gemicileri Atlantik okyanusunda bir dizi adayı, Batı Afrika sahilleri, Ümit Burnu, Hindistan, Brezilya ve Makau’yu keşfetmiş ve sömürge olarak yıllarca yönetmişler. Bu arada sanılanın aksine Magellan de orjinal olarak Portekiz’li.
Şehir 1755’te büyük bir felaket yaşamış ve 9 şiddetinde bir deprem ve Tsunami ile ciddi hasar görmüş. Daha sonra şehir tekrar gelişmeye başlamış ve özellikle 2.dünya şavasında tarafsız kalarak, yaklaşık 40 sene süren Salazar’ın diktatörlüğü sırasında oldukça modernleşmiş. Portekiz’in Avrupa Birliğine 1986 yılında girmesinin hemen akabinde 1988’de önemli alışveriş merkezlerinin olduğu Chiado bölümünde çıkan yangın şehire zarar vermiş.
Daha sonra alınan yardımlar ile de Lizbon 1994’te Avrupa Kültür Şehir seçilmiş, 1998’de Dünya Ticaret Fuarı evsahipliği ile daha da gelişmiş ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ile en iyi dönemini yaşar hale gelmiş. Bütün bu zengin tarih tabiiki şehirn dokusunu çok etkilemiş. Tarihi mekanlar, fakir semtler, modern yerleşim alanları çok kısa mesafeler ile sıralanmış.
Şehrin iki yanı birbirine biri San Fransisco Golden Gate köprüsünün bir kopyası olan 3 kmlik “25 Nisan” ve diğeri çok yeni 1998’de tamamlanan 17 kilometrelik , denizin hemen üzerinden giden “Vasco de Gama” köprüleri ve deniz ulaşımı ile bağlı. Hiç dil bilmesenizde çok zengin bir ulaşım ağı ile şehrin her yanını gezmeniz mümkün. Özellikle metro her yöne doğru ulaşımınızı kolaylaştırıyor ama dilerseniz 20.yy başlarından kalma nostaljik ya da daha yeni tramvaylar, oldukça ucuz taksiler ve otobüs ağı emrinizde. Şehrin önemli yerlerini de yaya gezmek oldukça kolay.
Görülmesi gereken yerler arasında Belem kısmında Geronomino manastırı, Kaşifler Anıtı, Belem Kulesi yer almakta. Hazır yolunuz oraya düştüğünde Belem pastahanesinde müthiş “Pasteige du Belem” pastasını tatmanızı kesinlikle tavsiye ederim. Diğer turistik yerler arasında Alfama’nın dar caddelerini ve çini kaplı daracık evlerini, Sao Jorge Kalesini, Se Katedralini, 25 Nisan köprüsü ve Cristo Rei yani Şükran anıtını sayabiliriz.
Şehri yürüyerek keşfetmek isteyenler için Marques de Pombal ile Comercio meydanları arasında kalan uzun caddeyi tavsiye edebilirim. Denize yakın olan kısımnda deprem sonrası tekrar yapılmış olan Baxia ve alışveriş bölgesi Chiado, eğlence merkezi Bairra Alto yer almakta. Rossie tren istasyonu ve hemen yakınındaki yaklaşık 35 metre yüksekliğindeki, muhteşem manzaralı Santa justa Kulesi görülmesi gereken yerlerden. Alışveriş için devasa Corte Ingles ve Amoireras alışveriş merkezleri dışındaki seçenek trafiğe kapalı Rua Garret ve Chiado semti.
Şehrin en modern bölümü ise 98 Expo için kurulmuş ve daha sonra yerleşim alanına çevrilmiş bölüm. Burada Expo’dan kalan bazı yerlerin dışında Avrupa’nın en büyük, dünyanın 2.büyük akvaryumu görülmeye değer. Buraya kadar saydığım yerler yaklaşık 2 günlük bir gezi demek.
Daha süreniz varsa 3 enteresan rota yapmanız mümkün. Biri Atlantik sahili boyunca giden Cascais sahil şehri ve özellikle burada okyanusun kayaları dövdüğü Cehennem Ağzı kayalığı, Avrupa’nın en büyük kumarhanesinin olduğu Estoril, Avrup’nın en batı ucunda yer alan Caba de Roca deniz feneri, kayaların sahilde doğal bir havuz oluştruduğu Colares ve bu rotanın son durağı Unesco’nun koruma altına aldığı Sintra şehir ve sarayı, hemen yakınında Pena sarayı.
Bu turu normalen şehirden 50-70 euro arası fiyatlar ile özel otobsüler ile yapıyorlar. Bence hiç gerek yok, Scott URB isimli şirketin 9 Euroluk otobüs/tren kombine bileti ile çok daha zevkli ve rahat aynı rotayı yapmak mümkün.
Eğer dini konulara meraklı iseniz ise bir başka ilginç rota yaklaşık 150 km uzaklıktaki Fatima olabilir. Burası Portekiz’in Mekke’si. Meleklerin 3 çoban çocuğa bir kaç defa göründüğü ve kutsal enerji yaydığı düşünülen bir kasaba.
Son rota ise yaklaşık 300 km kuzeyde olan ve ülkeye ismini veren, şarap şehri Porto. Portugal kelimesi Romalıların Porto şehrinin iki yanına verdiği porto ve Gaia isimlerinin zaman içerisinde birleşmesinden gelidği düşünülüyor. Unesco tarafından korumaya alınan bu 2. büyük Portekiz şehri gene oldukça geniş bir nehir kenarında ve çok muhteşem asma köprüler ile birbirine bağlı, tepeler üzerinde kurulu ve daracık, eski evlerin çok olduğu ama asıl Portekiz zenginlerinin yaşadığı bir yer. Bu şehrin eğlence kalbi, şarap mahzenleri ve tadım yerlerinin hemen karşısında yer alana Ribeira denen yerde atıyor.
Gelelim Lizbon’un yaşam kültürüne; oldukça sakin, sabırlı ama çirkin sayılabailecek ve yaşlı nüfusa sahip olan şehir muhteşem bir yeme-içme geleneğine sahip. Temel besin bir çok farklı şekilde pişirilen ve oldukça farklı seçenekleri sunulan deniz ürünleri. Bunun yanısıra jambonları, peynirleri, sütlü tatlıları, başta portakalolamk üzere nefis meyvaları, kahve ve şarap seçenekleri baştan çıkarıcı. Gayet hesaplı fiyatların ödendiği Lizbon’da tavsiye ettiğim iki yer Santo Amora Dokları denen ve eski depoların bar ve restoranlara çevrildiği, 25 Nisan Köprüsünün altında, nehire nazır yer ile biraz Kumkapı’ya benzeyen ve içeride kalan Rua portas de San Antao caddesi.
Bunun dışında Belem ve Bairra Alto da çeşitli eğlence yerleri ve restoranları ile gidilebilecek yerler. Tabiiki oldukça başarılı Portekiz şarapları ve yemek öncesi ve yemek sonrası içilen Porto şarapları unutulmamalı. Bu arada bir tavsiye çok sayıda Porto şarabı tatmak ve uygun fiyatla almak için Porto havalimanı bence en uygun yer. Burada Tawny tabir edilen ve on senelik bir Porto şarabını yaklaşık 20 Euro’ya almak mümkün.
Portekizlileri tanımanın diğer bir yoluda Fado Külüpleri. 19 yy başından beri çok yaygın olan Fado aslında bizim arabesk ya da Amerikan Blues tarzı bir anlayışla gelişmiş bir müzik. Genelde kadınların seslendirdiği Fado’ya mutlaka bir Gitarist ve Viola sanatçısı eşlik etmekte.
Tarihte Maria Severa ilk Fadoist olarak tanınmakla beraber asıl meşhur eden isimler arasında Amalia Rodrugues, Dulce Pontes ve bugun kendi yerini işletmekte olan Argentina Santos sayılabilir. Fado kulüpleri genelde saat 21.00-03.00 arası program yapmakta. Yemekler biraz daha az başarılı ve daha tuzlu ama mutlaka gidilmeye değer.
Lizbon’un sakin, temiz havası, keyifli yemekleri, müziği ve orta halli yaşantısını mutlaka tadın diyerek sözlerimizi bağlayalım.
Benzer şekilde gezi yazılarını paylaşmak isteyen, görüş vermek ya da eklemelerde bulunmak isteyen ya da bilgi almak isteyen tüm gezginler için Habercell sayfaları ve emailim açıktır.
Bayramı yaklaşık 20 derece sıcaklıkta Avrupa’nın bu orta halli ama bir o kadar nefis ülkesinde geçirdim. Genelde yazılarımda tur şirketlerini övmem ama bu sefer İstmar Turizm’i tebrik etmem lazım gerçekten oldukça organize bir tur sağladılar.
Her zaman olduğu gibi şehri anlamak için biraz tarihinden bahsedelim. İlginçtir Lizbon Portekiz’in aslında 2.başkenti, ve hatta bu anlamda üç başkentinden biri. İlk başkent bugün üniversite şehri olarak bilinen ve Porto yolundaki Coimbria, geçici bir başkent ise kısa süre için Rio de Janeiro olmuş. Lizbon aslında Truva savaşından dönen Odisey’in kurduğu bir şehir daha sonra Romalılar’ın, Vizgotların, Kuzey Afrika Yerlilerinin ve İspanyolların elinde kaldıktan sonra İngilizlerin yardımı ile Portekiz Krallığının kurulnasından kısa bir süre sonra başkent olmuş. Şehirin özellikle Alfama bölümü bu renkli tarihi biraz yansıtmakta.
Tejo (Tagus) ismi verilen çok geniş bir nehirin iki yanında ve hemen okyanus’un kıyısında kurulu Lizbon ilk gelişimini 1420’lerde başlayan Protekiz Keşiflerinden elde edilen ganimet ve hazineler ile yaşamış. En çok bilineni belki Vasco de Gama olmak üzere Portekiz gemicileri Atlantik okyanusunda bir dizi adayı, Batı Afrika sahilleri, Ümit Burnu, Hindistan, Brezilya ve Makau’yu keşfetmiş ve sömürge olarak yıllarca yönetmişler. Bu arada sanılanın aksine Magellan de orjinal olarak Portekiz’li.
Şehir 1755’te büyük bir felaket yaşamış ve 9 şiddetinde bir deprem ve Tsunami ile ciddi hasar görmüş. Daha sonra şehir tekrar gelişmeye başlamış ve özellikle 2.dünya şavasında tarafsız kalarak, yaklaşık 40 sene süren Salazar’ın diktatörlüğü sırasında oldukça modernleşmiş. Portekiz’in Avrupa Birliğine 1986 yılında girmesinin hemen akabinde 1988’de önemli alışveriş merkezlerinin olduğu Chiado bölümünde çıkan yangın şehire zarar vermiş.
Daha sonra alınan yardımlar ile de Lizbon 1994’te Avrupa Kültür Şehir seçilmiş, 1998’de Dünya Ticaret Fuarı evsahipliği ile daha da gelişmiş ve 2004 Avrupa Futbol Şampiyonası ile en iyi dönemini yaşar hale gelmiş. Bütün bu zengin tarih tabiiki şehirn dokusunu çok etkilemiş. Tarihi mekanlar, fakir semtler, modern yerleşim alanları çok kısa mesafeler ile sıralanmış.
Şehrin iki yanı birbirine biri San Fransisco Golden Gate köprüsünün bir kopyası olan 3 kmlik “25 Nisan” ve diğeri çok yeni 1998’de tamamlanan 17 kilometrelik , denizin hemen üzerinden giden “Vasco de Gama” köprüleri ve deniz ulaşımı ile bağlı. Hiç dil bilmesenizde çok zengin bir ulaşım ağı ile şehrin her yanını gezmeniz mümkün. Özellikle metro her yöne doğru ulaşımınızı kolaylaştırıyor ama dilerseniz 20.yy başlarından kalma nostaljik ya da daha yeni tramvaylar, oldukça ucuz taksiler ve otobüs ağı emrinizde. Şehrin önemli yerlerini de yaya gezmek oldukça kolay.
Görülmesi gereken yerler arasında Belem kısmında Geronomino manastırı, Kaşifler Anıtı, Belem Kulesi yer almakta. Hazır yolunuz oraya düştüğünde Belem pastahanesinde müthiş “Pasteige du Belem” pastasını tatmanızı kesinlikle tavsiye ederim. Diğer turistik yerler arasında Alfama’nın dar caddelerini ve çini kaplı daracık evlerini, Sao Jorge Kalesini, Se Katedralini, 25 Nisan köprüsü ve Cristo Rei yani Şükran anıtını sayabiliriz.
Şehri yürüyerek keşfetmek isteyenler için Marques de Pombal ile Comercio meydanları arasında kalan uzun caddeyi tavsiye edebilirim. Denize yakın olan kısımnda deprem sonrası tekrar yapılmış olan Baxia ve alışveriş bölgesi Chiado, eğlence merkezi Bairra Alto yer almakta. Rossie tren istasyonu ve hemen yakınındaki yaklaşık 35 metre yüksekliğindeki, muhteşem manzaralı Santa justa Kulesi görülmesi gereken yerlerden. Alışveriş için devasa Corte Ingles ve Amoireras alışveriş merkezleri dışındaki seçenek trafiğe kapalı Rua Garret ve Chiado semti.
Şehrin en modern bölümü ise 98 Expo için kurulmuş ve daha sonra yerleşim alanına çevrilmiş bölüm. Burada Expo’dan kalan bazı yerlerin dışında Avrupa’nın en büyük, dünyanın 2.büyük akvaryumu görülmeye değer. Buraya kadar saydığım yerler yaklaşık 2 günlük bir gezi demek.
Daha süreniz varsa 3 enteresan rota yapmanız mümkün. Biri Atlantik sahili boyunca giden Cascais sahil şehri ve özellikle burada okyanusun kayaları dövdüğü Cehennem Ağzı kayalığı, Avrupa’nın en büyük kumarhanesinin olduğu Estoril, Avrup’nın en batı ucunda yer alan Caba de Roca deniz feneri, kayaların sahilde doğal bir havuz oluştruduğu Colares ve bu rotanın son durağı Unesco’nun koruma altına aldığı Sintra şehir ve sarayı, hemen yakınında Pena sarayı.
Bu turu normalen şehirden 50-70 euro arası fiyatlar ile özel otobsüler ile yapıyorlar. Bence hiç gerek yok, Scott URB isimli şirketin 9 Euroluk otobüs/tren kombine bileti ile çok daha zevkli ve rahat aynı rotayı yapmak mümkün.
Eğer dini konulara meraklı iseniz ise bir başka ilginç rota yaklaşık 150 km uzaklıktaki Fatima olabilir. Burası Portekiz’in Mekke’si. Meleklerin 3 çoban çocuğa bir kaç defa göründüğü ve kutsal enerji yaydığı düşünülen bir kasaba.
Son rota ise yaklaşık 300 km kuzeyde olan ve ülkeye ismini veren, şarap şehri Porto. Portugal kelimesi Romalıların Porto şehrinin iki yanına verdiği porto ve Gaia isimlerinin zaman içerisinde birleşmesinden gelidği düşünülüyor. Unesco tarafından korumaya alınan bu 2. büyük Portekiz şehri gene oldukça geniş bir nehir kenarında ve çok muhteşem asma köprüler ile birbirine bağlı, tepeler üzerinde kurulu ve daracık, eski evlerin çok olduğu ama asıl Portekiz zenginlerinin yaşadığı bir yer. Bu şehrin eğlence kalbi, şarap mahzenleri ve tadım yerlerinin hemen karşısında yer alana Ribeira denen yerde atıyor.
Gelelim Lizbon’un yaşam kültürüne; oldukça sakin, sabırlı ama çirkin sayılabailecek ve yaşlı nüfusa sahip olan şehir muhteşem bir yeme-içme geleneğine sahip. Temel besin bir çok farklı şekilde pişirilen ve oldukça farklı seçenekleri sunulan deniz ürünleri. Bunun yanısıra jambonları, peynirleri, sütlü tatlıları, başta portakalolamk üzere nefis meyvaları, kahve ve şarap seçenekleri baştan çıkarıcı. Gayet hesaplı fiyatların ödendiği Lizbon’da tavsiye ettiğim iki yer Santo Amora Dokları denen ve eski depoların bar ve restoranlara çevrildiği, 25 Nisan Köprüsünün altında, nehire nazır yer ile biraz Kumkapı’ya benzeyen ve içeride kalan Rua portas de San Antao caddesi.
Bunun dışında Belem ve Bairra Alto da çeşitli eğlence yerleri ve restoranları ile gidilebilecek yerler. Tabiiki oldukça başarılı Portekiz şarapları ve yemek öncesi ve yemek sonrası içilen Porto şarapları unutulmamalı. Bu arada bir tavsiye çok sayıda Porto şarabı tatmak ve uygun fiyatla almak için Porto havalimanı bence en uygun yer. Burada Tawny tabir edilen ve on senelik bir Porto şarabını yaklaşık 20 Euro’ya almak mümkün.
Portekizlileri tanımanın diğer bir yoluda Fado Külüpleri. 19 yy başından beri çok yaygın olan Fado aslında bizim arabesk ya da Amerikan Blues tarzı bir anlayışla gelişmiş bir müzik. Genelde kadınların seslendirdiği Fado’ya mutlaka bir Gitarist ve Viola sanatçısı eşlik etmekte.
Tarihte Maria Severa ilk Fadoist olarak tanınmakla beraber asıl meşhur eden isimler arasında Amalia Rodrugues, Dulce Pontes ve bugun kendi yerini işletmekte olan Argentina Santos sayılabilir. Fado kulüpleri genelde saat 21.00-03.00 arası program yapmakta. Yemekler biraz daha az başarılı ve daha tuzlu ama mutlaka gidilmeye değer.
Lizbon’un sakin, temiz havası, keyifli yemekleri, müziği ve orta halli yaşantısını mutlaka tadın diyerek sözlerimizi bağlayalım.
Benzer şekilde gezi yazılarını paylaşmak isteyen, görüş vermek ya da eklemelerde bulunmak isteyen ya da bilgi almak isteyen tüm gezginler için Habercell sayfaları ve emailim açıktır.
10 Haziran 2006
KAZ DAĞLARI
Gezi yazılarımı takip eden arkadaşlarımdan neden Türkiye ile ilgili yazıları yazmadığımı soran çok oldu. Aslında en önemli sebebi Türkiye hakkında çok sayıda yazıya, dergi ekine, web sitesine ulaşma imkanı olması ve farklı bir üslupla bir şeylerin sunmanın zorluğu. Ama belki tek bir bölgeyi, güzelliklerini ben de paylaşmak isterim.
Yaklaşık sekiz seneden biri yaz-kış farketmeden yılda bir olsun mutlaka gittiğim bir yer varsa o da Kaz dağları ya da benim Kaz Dağlarım. Eski adıyla İDA aslında Biga yarımadası da tabir edilen geniş bir bölge. Benim bu bölgede favor rotam Ayvacık, Assos, Küçükuyu üçgeninde denebilir yani İda’nın denize bakan yüzü.
Eskiden beri arada bir Akçay yöresine gitmişliğim vardır. Genelde bu yöre çoğunlukla istanbul’da yaşayan ama toprak sahibi insanlar ile Almanya’dan yatırıma gelmiş gurbetçilerimiz arasında paylaşılmış bir yer izlenimi vermekteydi 90’lu yıllarda. Ama modern bir yaşam anlayışı, doğa güzelliği ve sıkışık yaz trafiğinden anlaşılan mevsimsellliği ile daha çok bir yaz seçimi şeklinde idi. Dönemin popüler güzergahı da tabii Susurluk-Balıkesir-Edremit yolu idi.
1999’da ilk defa Assos’sa gitme şansım oldu. M.Ö den beri önemli bir liman işlevi gören ve aslında zamanında çevresi kilometrelerce surla çevrili bu kasaba aynı zamanda Aristo’nun sevgilisi uğruna okul kurup felsefe öğrettiği bir yer olarak da anılır. Bugün sayıları aslında onu geçmeyen otelleri, sahil lokantaları, dondurmacıları, tekne de kiralayabileceğiniz marinası ile coğrafi açıdan fazla büyüme şansı da olmayan bu güzel kasaba halen temiz bir deniz ve eğlenceli de bir gece hayatı sunmaktadır. Mevsiminde oldukça kalabalık, araba parketmeninde bir hayli zor olduğı Assos’un zaman içerisinde önemini biraz kaybetmekte gibi algılamaktayım.
İlerleyen yıllarda güzergah değişikliklerinin yanısıra yeni bir kavram ile “butik hotel” ile tanışmamda gene bu topraklarda oldu. 2000’den sonra yeni seçtiğimiz güzergah İstanbul-Tekirdağ-Çanakkale üzerinden yaklaşık 400 kilometrelik bir yol idi. Hatta yolda vakit ayırıp Saros, Gelibolu Milli Parkı,Anzak koyu, Müze, Truva şehri gibi tarihsel ve doğal güzellikleri de keşfetme şansımız oldu. Hatta yeteri kadar vakit olduğunda 1-2 günlük Bozcaada turunu mutlaka yapmak ister olduk.
Aama asıl keşfimiz Yenikapı-Bandırma feribotundan inip Biga yönüne gitmemiz ile oldu. Bu şekilde toplamı 225 km olan Türkiyenin seyir açısından hem araba hem motorsiklet için en zevkli rotalarından birini tanımış olduk. Biga-Çan-Bayramiç-Ezine güzergahı yeşillikleri ile sizi büyüleyecek bir yol. Ezine’den sonra normal devlet yoluna bağlanıyorsunuz. Assos için Ayvacık’dan saparken Küçükkuyu için devam ediyorsunuz. Bu arada uçakla gelemk isteyenler için Edremit havalimanı da bir alternatif. Taksi ile 60 milyona Küçükkuyu ya gelmek mümkün imiş.
İstanbul’dan ya da diğer büyük şehirlerden yerleşim için gelen yetişmiş bir grubun ilk nüvelerini oluşturduğu ve yan iş olarak başlattığı küçük otel kavramı, Nişanyan çiftinin kitabı ve çalışmaları ile gittikçe önem kazandı ve özellikle bu bölgede çok sayıda örneği oluştu. Eski Çetmi şimdiki Yeşilyurt köyü, Zeus altarına yakın olan Adatepe, daha ileride Çamlıbel, Narlı köylerinde çok başarılı Küçük oteller yer almaktadır. Sayıları gittikçe artan bu otellere şimdilerde sahil kesiminde de eklenmeler olmuş. Bazıları hemen denize nazır odaları ve daha düşük fiyatları da oldukça rekabetçi olabililecek durumdalar.
Eğer rotanızı yazın buraya çevirmişseniz ana seçenekleriniz özellikle Küçükkuyu-Assos arasındaki sahil şeridinde denize girmek ve seçeceğiniz değişik noktalarda güzelim zeytinyağlarla ve otlarla hazırlanmış mezeleri ve deniz ürünleri yemek olmalı. Ama diğer mevsimlerde yöre hem turistik hem sportif gezintiler açısından çok olanak sunmaktadır.
Benim favori yerim şu an Yeşilyurt köyü; Çetmi Han, Öngen, Manici Kasrı hepsi çok başarılı tesisler. Yeni açılan Yol Konağı ve Sahaf’ta kalmadım onlarında en az diğerleri kadar başarılı oldukları tahmin ederim. Buradan denize ulaşmak bir kaç kilometre alsada gerek köyün küçüklüğü gerekse tepeye çıkıldıkça artan manzarası gerçekten çok başarılı.
Küçükkuyu-Assos arasında çok sayıda konaklanacak ya da sadece denize girilecek tesisler var. Manici beach, Kabile, Dedeoğlu, Eden Otelleri, Yahya’nın yeri nam-ı diğer Sarmaşık, Carlos’un yeri, Kadırga koyu ve daha bir çok yerde hem serin ve temiz bir deniz hem konukseverlikle sunulan çok güzel yemekler bulacaksınız. Eğer tarihe meraklı iseniz Assosdan ileriye yapacağınız turda zamanın muhteşem şehir Alexanderia Troas’ı, Babakale fenerini, Gülpınar köyündeki Apollon tapınağını gezebilir tekrar Ezine yoluna bağlanıp Türkiye’nin en güzel peynirlerini imlatçılarından alabilirsiniz.
Küçükkuyu’dan Akçay tarafında giderseniz sahil kesiminde çok sayıda standart otel, restoran ve sol yanda çok sayıda ev görmeye başlarsınız. Ama yaz dışında bu rota sizi birbirinden güzel yerlere götürecektir. Zeus Altarı, Adatepe köyü, Hasanboğuldu /Sutüven şelalesi, Çamlıbel köyü, trekking içinde ilginç olabilecek Pınarbaşı vadisi,Tahtakuşlar köyü ve Etnografya Müzesi, yaklaşık 27 km yürünerek ulaşılan Sarıkız zirvesi (Burada Ağustos sonunda anma törenleri yapıldığını belirtmişlerdi), rehbersiz zorlanılan Şahintepe kanyonu (Şahinderesi manzaralı restoranlarından farklıdır şaşırmayın, orası da kahvaltı ve yemek için gzüel bir seçenek), gene ayağına çabuk yürüyüşçüler için Yeşilyurt köyünden Çanakkale asflatına giden 4-5 kmlik Eski Roma Yolu ilginç yerler arasında. Ayrıca özel izinle yaklaşık 1774 metrelik zirveye giden çeşitli günübirlik ve konaklamalı trekking turları, off-road turlar ve av turları da seçenekler arasında.Çamlıbel köyünde İdaköy Çiftlik evini işleten Sema-iskender Azatoğlu tarafından yayınlanan Kazdağı rehberi bölgeyi tanıtan oldukça başarılı bir eser. Butik otellerin fiyatı 2 kişilik ve çoğunlukla yarım pansiyon fiyatları mevsiminde 50-250 YTL arasında değişmekte. Yaklaşık 50 YTL ile çok güzel bir ara öğün yapmak mümkün. Başta zeytin ve her türlü ondan elde edilen ürün olmak üzere, otlar, el sanatları, meyve-sebze, bal ve ev yapımı reçeller, kilimler bölgeden alnacak ürünler. Kışın gidecekler için yol bol yağışlı hatta karlı olabilir.
Bu arada alternatif eğlenceler arayanlar için Çetmi köyünden yapılan 10-15 km süren ATV turları dailginç olabilir.
Ola ki vaktiniz var; Küçükkuyu'dan yaklaşık 90 km veya 1,5 saat mesafede Ayvalık sizi bekliyor. Ayvalık'a girdiğinizde soldan devam ederseniz meşhur şeytan Sofrası veya Sarımsaklı plajına ulaşabilirsiniz. Sağdan devam ederseniz Ali Bey adası veya nam-ı diğer Cunda adasına gelebilirsiniz. Burası eski Rum evlerinden kalan kalınıtlar, onların üzerine inşa edilmiş şirin restoranlar ve vilları ile bir Akdeniz adası havasında. Denizin üzerinden Lale adasına bağlayan yolun devamı Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü diye tanıtılan küçük bir köprüden geçerek sizi aslında yarımada olan bu şirin yere bağlıyor. Dökük bir değirmeni gördüğünüzde sağdan yol sizi güzel plajlara soldan ise ilçe merkezine götürür. İlçe merkezinden mutlaka tavsiye edeceğimiz tabii ki güzel deniz ürünleri sunan lokantalar ya da en kötüsünden Ayvalık tostunun orjinali, Bay Nihat'ın yerinde mutlaka dondurmalı sakızlı muhallebi, biraz ilerde Zeytinli Kahve'de Dibek Kahvesi olacaktır. Gittiğinize değer bir rota olacağı kesin.
1999’dan beri bölge gözle görülür şekilde değişmekte ama halen bir Bodrum / Kuşadası ve Çeşme’nin yaşadığı plansızlığı ve mimari açıdan çirkinleşmeyi yaşamıyor. İnanışım önümüzdeki senelerde özellikle ekolojik turizm merkezi olarak buranın öneminin artacağı. Bu açıdan şimdiden yöreyi tanımakta yarar var belki gelecekte yüzyıllardır bize sunduğu güzellikleri görmekte zorlanabiliriz. Yolunuz açık olsun.
Yaklaşık sekiz seneden biri yaz-kış farketmeden yılda bir olsun mutlaka gittiğim bir yer varsa o da Kaz dağları ya da benim Kaz Dağlarım. Eski adıyla İDA aslında Biga yarımadası da tabir edilen geniş bir bölge. Benim bu bölgede favor rotam Ayvacık, Assos, Küçükuyu üçgeninde denebilir yani İda’nın denize bakan yüzü.
Eskiden beri arada bir Akçay yöresine gitmişliğim vardır. Genelde bu yöre çoğunlukla istanbul’da yaşayan ama toprak sahibi insanlar ile Almanya’dan yatırıma gelmiş gurbetçilerimiz arasında paylaşılmış bir yer izlenimi vermekteydi 90’lu yıllarda. Ama modern bir yaşam anlayışı, doğa güzelliği ve sıkışık yaz trafiğinden anlaşılan mevsimsellliği ile daha çok bir yaz seçimi şeklinde idi. Dönemin popüler güzergahı da tabii Susurluk-Balıkesir-Edremit yolu idi.
1999’da ilk defa Assos’sa gitme şansım oldu. M.Ö den beri önemli bir liman işlevi gören ve aslında zamanında çevresi kilometrelerce surla çevrili bu kasaba aynı zamanda Aristo’nun sevgilisi uğruna okul kurup felsefe öğrettiği bir yer olarak da anılır. Bugün sayıları aslında onu geçmeyen otelleri, sahil lokantaları, dondurmacıları, tekne de kiralayabileceğiniz marinası ile coğrafi açıdan fazla büyüme şansı da olmayan bu güzel kasaba halen temiz bir deniz ve eğlenceli de bir gece hayatı sunmaktadır. Mevsiminde oldukça kalabalık, araba parketmeninde bir hayli zor olduğı Assos’un zaman içerisinde önemini biraz kaybetmekte gibi algılamaktayım.
İlerleyen yıllarda güzergah değişikliklerinin yanısıra yeni bir kavram ile “butik hotel” ile tanışmamda gene bu topraklarda oldu. 2000’den sonra yeni seçtiğimiz güzergah İstanbul-Tekirdağ-Çanakkale üzerinden yaklaşık 400 kilometrelik bir yol idi. Hatta yolda vakit ayırıp Saros, Gelibolu Milli Parkı,Anzak koyu, Müze, Truva şehri gibi tarihsel ve doğal güzellikleri de keşfetme şansımız oldu. Hatta yeteri kadar vakit olduğunda 1-2 günlük Bozcaada turunu mutlaka yapmak ister olduk.
Aama asıl keşfimiz Yenikapı-Bandırma feribotundan inip Biga yönüne gitmemiz ile oldu. Bu şekilde toplamı 225 km olan Türkiyenin seyir açısından hem araba hem motorsiklet için en zevkli rotalarından birini tanımış olduk. Biga-Çan-Bayramiç-Ezine güzergahı yeşillikleri ile sizi büyüleyecek bir yol. Ezine’den sonra normal devlet yoluna bağlanıyorsunuz. Assos için Ayvacık’dan saparken Küçükkuyu için devam ediyorsunuz. Bu arada uçakla gelemk isteyenler için Edremit havalimanı da bir alternatif. Taksi ile 60 milyona Küçükkuyu ya gelmek mümkün imiş.
İstanbul’dan ya da diğer büyük şehirlerden yerleşim için gelen yetişmiş bir grubun ilk nüvelerini oluşturduğu ve yan iş olarak başlattığı küçük otel kavramı, Nişanyan çiftinin kitabı ve çalışmaları ile gittikçe önem kazandı ve özellikle bu bölgede çok sayıda örneği oluştu. Eski Çetmi şimdiki Yeşilyurt köyü, Zeus altarına yakın olan Adatepe, daha ileride Çamlıbel, Narlı köylerinde çok başarılı Küçük oteller yer almaktadır. Sayıları gittikçe artan bu otellere şimdilerde sahil kesiminde de eklenmeler olmuş. Bazıları hemen denize nazır odaları ve daha düşük fiyatları da oldukça rekabetçi olabililecek durumdalar.
Eğer rotanızı yazın buraya çevirmişseniz ana seçenekleriniz özellikle Küçükkuyu-Assos arasındaki sahil şeridinde denize girmek ve seçeceğiniz değişik noktalarda güzelim zeytinyağlarla ve otlarla hazırlanmış mezeleri ve deniz ürünleri yemek olmalı. Ama diğer mevsimlerde yöre hem turistik hem sportif gezintiler açısından çok olanak sunmaktadır.
Benim favori yerim şu an Yeşilyurt köyü; Çetmi Han, Öngen, Manici Kasrı hepsi çok başarılı tesisler. Yeni açılan Yol Konağı ve Sahaf’ta kalmadım onlarında en az diğerleri kadar başarılı oldukları tahmin ederim. Buradan denize ulaşmak bir kaç kilometre alsada gerek köyün küçüklüğü gerekse tepeye çıkıldıkça artan manzarası gerçekten çok başarılı.
Küçükkuyu-Assos arasında çok sayıda konaklanacak ya da sadece denize girilecek tesisler var. Manici beach, Kabile, Dedeoğlu, Eden Otelleri, Yahya’nın yeri nam-ı diğer Sarmaşık, Carlos’un yeri, Kadırga koyu ve daha bir çok yerde hem serin ve temiz bir deniz hem konukseverlikle sunulan çok güzel yemekler bulacaksınız. Eğer tarihe meraklı iseniz Assosdan ileriye yapacağınız turda zamanın muhteşem şehir Alexanderia Troas’ı, Babakale fenerini, Gülpınar köyündeki Apollon tapınağını gezebilir tekrar Ezine yoluna bağlanıp Türkiye’nin en güzel peynirlerini imlatçılarından alabilirsiniz.
Küçükkuyu’dan Akçay tarafında giderseniz sahil kesiminde çok sayıda standart otel, restoran ve sol yanda çok sayıda ev görmeye başlarsınız. Ama yaz dışında bu rota sizi birbirinden güzel yerlere götürecektir. Zeus Altarı, Adatepe köyü, Hasanboğuldu /Sutüven şelalesi, Çamlıbel köyü, trekking içinde ilginç olabilecek Pınarbaşı vadisi,Tahtakuşlar köyü ve Etnografya Müzesi, yaklaşık 27 km yürünerek ulaşılan Sarıkız zirvesi (Burada Ağustos sonunda anma törenleri yapıldığını belirtmişlerdi), rehbersiz zorlanılan Şahintepe kanyonu (Şahinderesi manzaralı restoranlarından farklıdır şaşırmayın, orası da kahvaltı ve yemek için gzüel bir seçenek), gene ayağına çabuk yürüyüşçüler için Yeşilyurt köyünden Çanakkale asflatına giden 4-5 kmlik Eski Roma Yolu ilginç yerler arasında. Ayrıca özel izinle yaklaşık 1774 metrelik zirveye giden çeşitli günübirlik ve konaklamalı trekking turları, off-road turlar ve av turları da seçenekler arasında.Çamlıbel köyünde İdaköy Çiftlik evini işleten Sema-iskender Azatoğlu tarafından yayınlanan Kazdağı rehberi bölgeyi tanıtan oldukça başarılı bir eser. Butik otellerin fiyatı 2 kişilik ve çoğunlukla yarım pansiyon fiyatları mevsiminde 50-250 YTL arasında değişmekte. Yaklaşık 50 YTL ile çok güzel bir ara öğün yapmak mümkün. Başta zeytin ve her türlü ondan elde edilen ürün olmak üzere, otlar, el sanatları, meyve-sebze, bal ve ev yapımı reçeller, kilimler bölgeden alnacak ürünler. Kışın gidecekler için yol bol yağışlı hatta karlı olabilir.
Bu arada alternatif eğlenceler arayanlar için Çetmi köyünden yapılan 10-15 km süren ATV turları dailginç olabilir.
Ola ki vaktiniz var; Küçükkuyu'dan yaklaşık 90 km veya 1,5 saat mesafede Ayvalık sizi bekliyor. Ayvalık'a girdiğinizde soldan devam ederseniz meşhur şeytan Sofrası veya Sarımsaklı plajına ulaşabilirsiniz. Sağdan devam ederseniz Ali Bey adası veya nam-ı diğer Cunda adasına gelebilirsiniz. Burası eski Rum evlerinden kalan kalınıtlar, onların üzerine inşa edilmiş şirin restoranlar ve vilları ile bir Akdeniz adası havasında. Denizin üzerinden Lale adasına bağlayan yolun devamı Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü diye tanıtılan küçük bir köprüden geçerek sizi aslında yarımada olan bu şirin yere bağlıyor. Dökük bir değirmeni gördüğünüzde sağdan yol sizi güzel plajlara soldan ise ilçe merkezine götürür. İlçe merkezinden mutlaka tavsiye edeceğimiz tabii ki güzel deniz ürünleri sunan lokantalar ya da en kötüsünden Ayvalık tostunun orjinali, Bay Nihat'ın yerinde mutlaka dondurmalı sakızlı muhallebi, biraz ilerde Zeytinli Kahve'de Dibek Kahvesi olacaktır. Gittiğinize değer bir rota olacağı kesin.
1999’dan beri bölge gözle görülür şekilde değişmekte ama halen bir Bodrum / Kuşadası ve Çeşme’nin yaşadığı plansızlığı ve mimari açıdan çirkinleşmeyi yaşamıyor. İnanışım önümüzdeki senelerde özellikle ekolojik turizm merkezi olarak buranın öneminin artacağı. Bu açıdan şimdiden yöreyi tanımakta yarar var belki gelecekte yüzyıllardır bize sunduğu güzellikleri görmekte zorlanabiliriz. Yolunuz açık olsun.
3 Haziran 2006
SLOVENYA


Pamela’nın yeni şarkısının “İstanbul’dan gitmek lazım, yeni bir şeyler yapmak lazım...” sözleri mi yoksa Mehmet Yaşin’in “Uzakname” isimli eserdeki gezi hikayeleri mi desem, bu sefer de İstanbul’a sadece 2 saat uzakta bizim için yeni bir ülkeyi keşfetme şansı buldum.
Nedense “Slovenya” Türkiye’de pek bir şey çağrıştırmıyor hatta tur düzenleyen acenta veya bir gezi kitabı bulmak bile zor. Tarih boyunca da aslında ülke de bu isimle pek tanınmış sayılmaz. Bugün Avusturya, İtalya, Hırvatistan ve Macaristan ile komşu bu küçük ülke tarihte genelde çeşitli imparatorlukların kültürel ve ilginçtir özellikle 19.yydan sonra turizm merkezi olmaktan öteye pek gitmemiş. Türkler de Kanuni zamanında buralarda hüküm sürmüşler. 2.Dünya şavasında Partizanların hikayesi sayılı kahramanlık hikayelerinden denebilir. Bu sevimli ülkenin vatandaşları zamanlarını sanat, kültür ve bugünkü konukseverliklerini sağlayan turizm ve doğa sporları ile geçirmişe benziyorlar.
Slovenya’yı kısaca tanımlamak gerekirse bir doğa harikası. Ülkemizin doğal güzellikleri de muhteşemdir ama bakımsızlık, ülkenin büyüklüğü ve artan yapılaşma bu güzellikleri gözden kaybettirmekte. Bu ülke ise tam tersine yeşilin her tonu ile, nehirler, göller, dağlar, üzüm bağları ile kaplı, yeraltı sularının oluşturduğu 8500 den fazla mağaraya ve bir çok yerde termal su kaynaklarına, güzel manzaralı dağlara, mavinin korunduğu kıyılara sahip. Yaklaşık 15 sene evvel Yugoslavya’dan ayrılma kararı veren ve hatta 10 günlük bir savaş bile yaşayan Slovenya şimdi bir AB ülkesi. Ana geliri de bu bağlamda turizm.
Ülenin şirin başkenti Ljubliana aslında çok eski bir yerleşim yeri; bugün 300,000 nüfusa sahip olan şehir tipik bir ortaçağ yerleşim yerinin çok iyi korunmuş hali. Hafifçe tepeye kurulmuş ve bir turist treni veya araç ile ulaşılan kalesi, güzel köprülerle ayrılmış nehrin iki yanında eski tip evler (Old Town), tipik bir meydan (Presernov Trg), eski tip binalarda kurulmuş müzeleri, şehrin sınırlarını çizen oldukça geniş bir park (Park Tivoli) şehrin önemli yerlerini oluşturmakta.
Şehir o kadar küçük ki genelde 300-400 metrekare bir alanda size tüm albenisini sunabiliyor. Yürüyerek, paten veya bisiklet ile gezmek çok revaçta ve her yerde olan bisiklet yolları sayesinde çok da rahat. Şehirn tüm iyi lokantaları, barları nehrin iki yanında yaklaşık 300 metrelik bir alanda sıralandığı için şehirin eğlence hayatına ulaşmak da gayet kolay. Ülke tahmin edebileceğinizden çok daha sıcak. Biz orada iken 30-36 derece arası sıcaklıklar vardı. Bu açıdan genelde gün içerisinde şehir oldukça boş. Akşamüstü canlılılık başlıyor ve tüm barlar yaklaşık 21.00’e kadar yemekten çok içki servis ediyorlar. Et ve deniz ürünleri, tatlılar, dondurma çeşitleri, güzel şarapları ve özellikle İtalyan mutfağının iyi örneklerini bulmak mümkün . Fiyatlarda 20-35 Euro arası değişiyor. Genelde Euro lokantalarda kabul ediliyor ama üstü Sloven Tollar’ı olarak da verilebiliyor. Kur fiks sayılabilir onun için kazıklanmak korkunuz olmasın. 1 Euro yaklaşık 239 SOT ve bankalarda rahatça bozdurulabiliyor.
Ljubliana’da yaşam orta pahalılıkta ama ilginç şeyler pahalı veya ucuz olabiliyor. Örneğin havalimanının geliş kısmı çok zayıf ve şehire iniş için saat başları kalkan 10 Euroluk bir otobüs var. Ama yaklaşık 23 kmlik mesafeyi hızla alıp şehire inmek isterseniz taksi 38-40 Euro civarı. Genelde 5 yıldızlı otelleri oldukça başarılı ve gecesi 120 Euro civarı. Slovenya’nın asıl güzellikleri kiralayacağınız araba ile çıkacağınız turlarda. Çok kaliteli ve iyi işaretlenmiş yolları ve kısa ulaşım mesafeleri ile araba ile gezmek oldukça makul. (Avis günlük araba kirası GPS dahil 65 Euro civarı ve yakıt da Avrupa’nın en ucuzu.)
İlk önemli durak kuzey, Avusturya sınırına yakın olan Bled gölü. Yaklaşık 55 kilometrelik bir yolculuk ile ulaşılan bu göl ülkenin en turistik yeri. Zamanında imparatorların, Mareşal Tito’nun ve günümüzde öenmli yerel kişiliklerin yazlık mekanı olan bu göl ortasındaki ada, göle kuş bakışı bakan muhteşem kalesi ve çevresindeki plaj, lokanta ve villalar ile inanılmaz güzellikte. Yoldan Bohinj’e doğru devam ederken sahilde karşınıza gelecek panoramik manzaralı restoranın hem konumu güzel hem yemekleri lezzetli.
Daha az turistik ama daha büyüleyici bir yer arıyorsunuz Bohinj’i gölü ve etrafındaki Julian Alpleri diye tanımlanana sıradağların olduğu yaklaşık 30 km ilerdeki bölüm gerçekten soluk kesici. Adının Slovenya’nın en yüksek dağı Triglav’dan alan Milli park gerçekten doğa sporları için inanılmaz. Bisiklet, trekking, tırmanma, kayak, yelken, kano, kanyoning, paragliding gibi bir çok spora olanak sağlayan bu gölün en güzel manzarası Ribcev laz tarafından ya da üşenmeyip teleferikle çıkacağınız 1600 metredeki Vogel Kayak Merkezinden görülmekte. Yazın trekking yapılan dağlarda kışın 3-4 kayak merkezi işletilmekte. Gölü biraz daha devam ederseniz yaklaşık 60 metrelik Savica tursitik şelalesi de ilginç olabilir.
Çevrede inanılmaz sayıda güzel pansiyon ve otel var dolayısı ile eğer doğa meraklası iseniz kalmanız gereken yer burası denebilir.Diğer ilginç rota ise yaklaşık 140 km ile sahil kesmine, İtalya-Hırvatistan arasında kalan yöreye yapılabilir. Otoban ile Koper’e doğru gideceğiniz bu rotada ister istemez durmanız gereken bir yer bizim Sürmena Manastırı benzeri kayalara oyulmuş Predjama Kalesi ve inanılmaz bir yer olan Postojna Mağarası. Yaklaşık 13.yy dan beri bilinen bu mağara sistemi yaklaşık 19 kmlik uzunluğa sahip. 19. yydan beri önemli bir turizm merkezi olan bu mağaraya elektrik başkenten evvel gelmiş. Tünelin girişinde gene aynı devirden beri kullanılan ve bir roller coaster tarzında sizi mağaranın derinlikerine götüren bir tren var. Genelde sıcak mevsimlede saat başı yapılan bu tur yaklaşık 90 dakika sürüyor ve içerisi 8-10 derece bir sıcaklığa sahip. Bir noktadan sonra farklı lisanlardaki rehberler ile yürünerek yapılan bu turda inanılmaz sarkıt, dikit kombinasyonları ve şekilleri ve yaklaşık 25 cm boyutunda bir mağara canlısı olan Proteus ailesini görme şansınız olacak. Bu arada farklı gezi ve yeraltında bot ile ile yol alma ve konaklama kombinasyonları olan mağara turları da çok revaçta imiş.
Bu görkemli doğa olayından sonra sırası ile Koper ve İsola’yı hızla geçerek çok tatlı bir sahil kasabası, örnek olarak Assos benzeri olan Piran’a geliniyor. Evlerin önünde kayalardan ya da iskelelerden denize giren kasaba halkına çok sayıda turist de eşlik ediyor. Biraz daha yol alırsanız sayfiye şehir Portoroz güzel otelleri, geniş caddeleri ve bir çok plajın, su parkı ve eğlence yerlerinin olduğu sahili ile sizi karşılıyor. Burası ayrıca bir çok termal kaynak ve spa hizmeti olan sağlık otellerine de ev sahipliği yapıyor.
Bu rotalar dışında Kuzeydoğu’da ülkenin ikinci büyük şehir Maribor, Kuzeybatı’da Soca vadisi ve Kobarid gezilecek diğer yerler arasında sayılıyor.
Genelde konuksever olan halkı ingilizceyi de büyük ölçüde konuşuyor. Otobanlarda ve şehirde hız limtilerini pek takan yok ama kurallara muhakkak uyuluyor. Bira sevenler için Union ve Lasko iki güzel bira seçeneği. Alışveriş açısından genelde zayıf bir ülke, hediyelik eşya satışı da pek yaygın değil. En önemli alışveriş kompleksi Ljubliana yakında BTC kompleksi ama uygun fiyatlar indirimde bile yoktu. Önemli bir detay dönüşte havalimanı iç hatlar gibi işliyor, erken gitmenizde hem yarar yok hemde duty free ve bekleme salanu oldukça zayıf. Mutlaka tatmanız gereken tatlı Gibanica, mantar çeşitleri de çok leziz.
Ve bir gezinin daha sonuna gelirken Nasvidenje !
22 Mayıs 2006
ENLERİN VE İLKLERİN ŞEHRİ CHICAGO
Ne New York kadar dinamik, ne San Fransisco kadar romantik ne Las Vegas gibi şaşalı, ne Boston gibi hoş....İlk bakışta ABD’nin 3.büyük şehri Chicago bunların hiç birini size sunmuyor. Ama tanıdıkça, gezdikçe bu şehrin ne inanılmaz bir yer olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Yerlilerin dili ile “Checagou”; belki de bir zamanlar topraklarından yetişen soğanlardan almış ismini. Ama günümüzde şehirde rüzgar uygunsa dünyanın en büyük çikolata / şekerleme üreticilerinden Nabisco’nun fabrikasından şehire kadar gelen çikolatasının belkide M&M in kokusunu alıyorsunuz.
1779’da Haitili Tüccar Bay De la Salle’nin yerleştiği bu alan da yerliler ve kovboylar arasından özellikle Fort Dearbon’da kanlı savaşlar olmuş ama şehrin coğrafi konumunun önemi onu gözde bir yer haline getirmiş. Büyük Göller yöresi ve Missisipi’yi yani tüm iç su ulaşımının ana merkezi olan Chicago aynı zamanda demiryolu ulaşımının merkezi haline gelmiş. Özellikle Sceince Museum’a gittiğinizde yaklaşık 40-50 metrekarelik alanda yapılmış mini demiryolları ülkesi maketi bu hikayeyi size daha iyi anlatır. Şehrin bu en önemli ulaşım merkezi olma özelliği bugünde devam ediyor. United Airlines’in merkezi olan Chicago O’Hare havaalanı mimarı açıdan çok zayıf olsa bile dünyanın en harketli havalimanı olma özelliğini sürdürüyor. Bu arada son dönemde ABD’ye gitmemiş olanlar çıkışta şaşırmasınlar; güvenlik kontrolünü geçtikten sonra çıkış işlemlerinizi kendiniz yapıyorsunuz en azından Şikago’da.
Şehrin enler ve ilkler listesi bitmek bilmiyor; size bazı örnekler. Sadece Nabisco değil aynı zamanda dünyanın en büyük sakız üreticisi Wrigley’in de merkezi. Yaklaşık 20 km sahili olan şehirde 550’den fazla park var. Dünyanın en büyük akvaryumu Shedd, en büyüklerden ve halen bedava olan sayılı hayvanat bahçelerinden Lincoln, dünyanın en yüksek ilk 5 binasından 2. ve 4. olan Sears ve Big J / John Hancock, dünyanın en büyük halka açık kütüphanelerinden biri, dünyanın en büyük ticarethanesi Merchant Building’de bu şehirde. Yaklaık 50 köprü ile Şikago nehiri üzerinden belki en çok köprü geçen şehir. 1893’te 26 milyona Columbain Exposition sırasında ev sahipliği yapan şehir, 1994 Dünya Kupasında ev sahibi olmuş.
Spora delicesine aşık şehirde 3 B yani Bulls, Blackhawks, Bears ve White Sox takımları kendi alanlarında efsanevi başarıları olan takımlar. Sadece unutulmaz Jordan’a değil, efsanevi ganster Al Cappone, beyzbol oyuncusu De Maggio’ya, Oprah Winfrey’e, John Malkovich’e, Dan Ackroyd’a, John Belushi’ye ev sahibi olmuş şehirde her akşam 150 tane tiyatro ve sayısız müzik kulübü ünlüleri yetiştirmeye devam ediyor. Chicago bilinen şekli ile sadece Blues’un değil ama aynı zamanda House Müzik tarzınında doğum yeri.
İlkler bununla da bitmiyor;aslında ilk gökdelenin inşa edildiği yer de Şikago ve özellikle magnificient Mile denilen alışveriş caddesinin başlangıcından sonuna kadar muhteşem gökdelenler otel, işyeri ve lüks evler olarak, nefis bir göl manzarası ile sıralanmış durumda.Aslında şehrin bu bölümü dışında tamamı az katlı, şeker yerlerden oluşuyor. Bunun sebebi aslında 1871 de şehrin o zamankı halinin tamamının yanmış olması ve sonrasında Şikago tarzı denilen bir mimarlık tarzının gelişerek şehri bugunki yapısına kavuşturması. Bu arada filmlerden hatırlayacağınız meşhur Şikago itfayesi de şehrin merkezine yakın. Her gün inanılmaz gürültülü sirenler çalarak ama nedense oldukça yavaş ve sakin bu canavar itfaye araçlarından birini görmek mümkün.
Şehrin diğer bir özelliği de yaklaşık 77 semtten oluşması ve bunların bir çoğunun etnik özellik göstermesi. Aynen bizim Almanya’daki Türk mahalleleri misali burada Alman, italyan, yunan, Çin, Çek, Litvanya ve daha bir çok ülkeden insanların kendi mahalleleri var. Hatta Şikago’daki Polonyalı sayısı Varşova’dan sonraki en yüksek sayı imiş ! ne yazık ki Türkler bu şehirde göreceli zayıflar ama ünlü bir Türk lokantası olduğunu duyduk.
Peki şehiri nasıl gezmeli? Kaldığınız yere göre aslından bir çok şeyi yürüyerek yapmak mümkün. Tabii turist otobüsleri, bisiklet, tekne turları hatta ginger denilen aletler ile yapılan turlarda var. Şehirn yeme-içme ve eğlenece yerleri Old town ve özellikle Rush street civarında ve aynı zamanda göl üzerindeki Navy Pier’da.
Sears’ın olduğu bölge daha çok finansal bir merkez ve gezmek için çok zevkli değil ama hemen yakınında , meşhur binaların arasından “L” treni ile hatırlayacağınız the Loop alışveriş ve lokal ortamı tanımak için çok iyi. Turistik dergilerde asıl alışveriş merkezi olarak magnificient Mile tanıtılıyor ama burası lüks dükkanlar ile dolu ve çok daha pahalı bir nevi Teşvikiye vs Beyoğlu denebilir. Özellikle T.J Maxx, Filene’s basement, Old Navy gibi dükkanlar alışveriş için cidden ucuz ve kaliteliler örneğin 15 USD karşılığı 501 pantolon veya Nautica gömlek almak mümkün.
Magnificient Mile de yapıları, paralel caddelerdeki restoranları ile mutlaka görülmesi gereken ABD’nin zengin yüzü. Hava güzelse ki şehrin takma adı rüzgarlı şehir olduğu için aslında genelde biraz daha serin, sahilde yürüyüş yapmak da çok zevkli olabilir. 300 metreden Şikago’yu görmek isterseniz Hancock binasını tercih edin.
150’den fazla müzenin olduğu şehirde Field Museum, Shedd, Science Museum mutlaka görülmesi gereken yerler. 49 USD karşılığı city pass alarak bu üçüne artı Adler Gözlem Evi ve Hancock binasına sıra beklemeden girebilirsiniz. Zevkinize göre diğer müzeler, eğer takviminiz uygunsa spor müsabakalarından herhangi biri size kalmış. Alışveriş meraklıları yarım gün ayırırlarsa şehirn dışındaki outletlere ya da yakındaki eğlence parkı Six Flaggs’a gidebilirler. Şehrin içindeki diğer büyük alışveriş merkezleri arasında Nordstorm, Carson Priere Scott, Marshall Fields, Sears yer almakta. Bu arada Borders , Virgin gibi yerlere gittğinizde sıkça Tarkan, Sezen dinleyebilirsiniz; sebebi belkide orada çalışan Türkler olabilir.
Yeme içme açısından Şikago hemen herkese hitap edecektir, bol deniz ürünlerinin yanısıra, Brezilya etleri, Japon, çin ve Hint yemekleri, tabii ki enfes pizzalar, bagellar, hotdoglar, cheesecake ve hemen heryer kahve.... USD 20-30 arası nefis bir yemek yemeniz mümkün. USD 50 gözden çıkarttı iseniz, ciddi bir şarap ekleyebilirsiniz.
Merkezi otellerin oldukça pahalı olduğunu söylemekte yarar var ama şehrin biraz da dış semtlerinde kalırsanız şehir hakikaten makul. Havaalanından Michigan Avenue civarı USD 35-40 tutuyor ama alternatif olarak tren ve shuttle servisleri de var. Şehirde çok değişik tipte insan göreceksiniz ama genel olarak çok nazik ve yardımseverler.
Eğer tüm bu güzelliklere rağmen 10,5 saatlik yolculuğu göze alamayanlar varsa Fugitive, When Harry met Sally, Blues Brothers, Untouchables filmlerine bir göz atarlarsa şehri yakından tanımış olurlar.
Yerlilerin dili ile “Checagou”; belki de bir zamanlar topraklarından yetişen soğanlardan almış ismini. Ama günümüzde şehirde rüzgar uygunsa dünyanın en büyük çikolata / şekerleme üreticilerinden Nabisco’nun fabrikasından şehire kadar gelen çikolatasının belkide M&M in kokusunu alıyorsunuz.
1779’da Haitili Tüccar Bay De la Salle’nin yerleştiği bu alan da yerliler ve kovboylar arasından özellikle Fort Dearbon’da kanlı savaşlar olmuş ama şehrin coğrafi konumunun önemi onu gözde bir yer haline getirmiş. Büyük Göller yöresi ve Missisipi’yi yani tüm iç su ulaşımının ana merkezi olan Chicago aynı zamanda demiryolu ulaşımının merkezi haline gelmiş. Özellikle Sceince Museum’a gittiğinizde yaklaşık 40-50 metrekarelik alanda yapılmış mini demiryolları ülkesi maketi bu hikayeyi size daha iyi anlatır. Şehrin bu en önemli ulaşım merkezi olma özelliği bugünde devam ediyor. United Airlines’in merkezi olan Chicago O’Hare havaalanı mimarı açıdan çok zayıf olsa bile dünyanın en harketli havalimanı olma özelliğini sürdürüyor. Bu arada son dönemde ABD’ye gitmemiş olanlar çıkışta şaşırmasınlar; güvenlik kontrolünü geçtikten sonra çıkış işlemlerinizi kendiniz yapıyorsunuz en azından Şikago’da.
Şehrin enler ve ilkler listesi bitmek bilmiyor; size bazı örnekler. Sadece Nabisco değil aynı zamanda dünyanın en büyük sakız üreticisi Wrigley’in de merkezi. Yaklaşık 20 km sahili olan şehirde 550’den fazla park var. Dünyanın en büyük akvaryumu Shedd, en büyüklerden ve halen bedava olan sayılı hayvanat bahçelerinden Lincoln, dünyanın en yüksek ilk 5 binasından 2. ve 4. olan Sears ve Big J / John Hancock, dünyanın en büyük halka açık kütüphanelerinden biri, dünyanın en büyük ticarethanesi Merchant Building’de bu şehirde. Yaklaık 50 köprü ile Şikago nehiri üzerinden belki en çok köprü geçen şehir. 1893’te 26 milyona Columbain Exposition sırasında ev sahipliği yapan şehir, 1994 Dünya Kupasında ev sahibi olmuş.
Spora delicesine aşık şehirde 3 B yani Bulls, Blackhawks, Bears ve White Sox takımları kendi alanlarında efsanevi başarıları olan takımlar. Sadece unutulmaz Jordan’a değil, efsanevi ganster Al Cappone, beyzbol oyuncusu De Maggio’ya, Oprah Winfrey’e, John Malkovich’e, Dan Ackroyd’a, John Belushi’ye ev sahibi olmuş şehirde her akşam 150 tane tiyatro ve sayısız müzik kulübü ünlüleri yetiştirmeye devam ediyor. Chicago bilinen şekli ile sadece Blues’un değil ama aynı zamanda House Müzik tarzınında doğum yeri.
İlkler bununla da bitmiyor;aslında ilk gökdelenin inşa edildiği yer de Şikago ve özellikle magnificient Mile denilen alışveriş caddesinin başlangıcından sonuna kadar muhteşem gökdelenler otel, işyeri ve lüks evler olarak, nefis bir göl manzarası ile sıralanmış durumda.Aslında şehrin bu bölümü dışında tamamı az katlı, şeker yerlerden oluşuyor. Bunun sebebi aslında 1871 de şehrin o zamankı halinin tamamının yanmış olması ve sonrasında Şikago tarzı denilen bir mimarlık tarzının gelişerek şehri bugunki yapısına kavuşturması. Bu arada filmlerden hatırlayacağınız meşhur Şikago itfayesi de şehrin merkezine yakın. Her gün inanılmaz gürültülü sirenler çalarak ama nedense oldukça yavaş ve sakin bu canavar itfaye araçlarından birini görmek mümkün.
Şehrin diğer bir özelliği de yaklaşık 77 semtten oluşması ve bunların bir çoğunun etnik özellik göstermesi. Aynen bizim Almanya’daki Türk mahalleleri misali burada Alman, italyan, yunan, Çin, Çek, Litvanya ve daha bir çok ülkeden insanların kendi mahalleleri var. Hatta Şikago’daki Polonyalı sayısı Varşova’dan sonraki en yüksek sayı imiş ! ne yazık ki Türkler bu şehirde göreceli zayıflar ama ünlü bir Türk lokantası olduğunu duyduk.
Peki şehiri nasıl gezmeli? Kaldığınız yere göre aslından bir çok şeyi yürüyerek yapmak mümkün. Tabii turist otobüsleri, bisiklet, tekne turları hatta ginger denilen aletler ile yapılan turlarda var. Şehirn yeme-içme ve eğlenece yerleri Old town ve özellikle Rush street civarında ve aynı zamanda göl üzerindeki Navy Pier’da.
Sears’ın olduğu bölge daha çok finansal bir merkez ve gezmek için çok zevkli değil ama hemen yakınında , meşhur binaların arasından “L” treni ile hatırlayacağınız the Loop alışveriş ve lokal ortamı tanımak için çok iyi. Turistik dergilerde asıl alışveriş merkezi olarak magnificient Mile tanıtılıyor ama burası lüks dükkanlar ile dolu ve çok daha pahalı bir nevi Teşvikiye vs Beyoğlu denebilir. Özellikle T.J Maxx, Filene’s basement, Old Navy gibi dükkanlar alışveriş için cidden ucuz ve kaliteliler örneğin 15 USD karşılığı 501 pantolon veya Nautica gömlek almak mümkün.
Magnificient Mile de yapıları, paralel caddelerdeki restoranları ile mutlaka görülmesi gereken ABD’nin zengin yüzü. Hava güzelse ki şehrin takma adı rüzgarlı şehir olduğu için aslında genelde biraz daha serin, sahilde yürüyüş yapmak da çok zevkli olabilir. 300 metreden Şikago’yu görmek isterseniz Hancock binasını tercih edin.
150’den fazla müzenin olduğu şehirde Field Museum, Shedd, Science Museum mutlaka görülmesi gereken yerler. 49 USD karşılığı city pass alarak bu üçüne artı Adler Gözlem Evi ve Hancock binasına sıra beklemeden girebilirsiniz. Zevkinize göre diğer müzeler, eğer takviminiz uygunsa spor müsabakalarından herhangi biri size kalmış. Alışveriş meraklıları yarım gün ayırırlarsa şehirn dışındaki outletlere ya da yakındaki eğlence parkı Six Flaggs’a gidebilirler. Şehrin içindeki diğer büyük alışveriş merkezleri arasında Nordstorm, Carson Priere Scott, Marshall Fields, Sears yer almakta. Bu arada Borders , Virgin gibi yerlere gittğinizde sıkça Tarkan, Sezen dinleyebilirsiniz; sebebi belkide orada çalışan Türkler olabilir.
Yeme içme açısından Şikago hemen herkese hitap edecektir, bol deniz ürünlerinin yanısıra, Brezilya etleri, Japon, çin ve Hint yemekleri, tabii ki enfes pizzalar, bagellar, hotdoglar, cheesecake ve hemen heryer kahve.... USD 20-30 arası nefis bir yemek yemeniz mümkün. USD 50 gözden çıkarttı iseniz, ciddi bir şarap ekleyebilirsiniz.
Merkezi otellerin oldukça pahalı olduğunu söylemekte yarar var ama şehrin biraz da dış semtlerinde kalırsanız şehir hakikaten makul. Havaalanından Michigan Avenue civarı USD 35-40 tutuyor ama alternatif olarak tren ve shuttle servisleri de var. Şehirde çok değişik tipte insan göreceksiniz ama genel olarak çok nazik ve yardımseverler.
Eğer tüm bu güzelliklere rağmen 10,5 saatlik yolculuğu göze alamayanlar varsa Fugitive, When Harry met Sally, Blues Brothers, Untouchables filmlerine bir göz atarlarsa şehri yakından tanımış olurlar.
23 Kasım 2005
OLA MADRİD


İspanya’ya dördüncü ve en kapsamli seyahatime giderken aklıma tarihte bize öğretilen İspanya geldi. Lise tarih derslerindeki İspanya özellikle Akdeniz’in doğusuna hakim, keşifler çağını başlatan ve bu sayede zengin olan bir ülke olarak geçer. Tabii ki lise yıllarında İspanya hakkında daha çok bildiğimiz şey efsanevi futbol takımları olduğuda aşikardır. Bu keşiflerle zenginleşen İspanya ile biz pek savaşmadığımız için ilerleyen yılların tarih kitaplarında önemini kaybeder. Üniversite yıllarında öğrendiğimiz ise İspanya’nın 2.dünya savaşına katılmamış olmakla beraber sıkı bir dikta rejimi altında yaşamış olduğu, yetmişli yıllarda Avrupa Birlğinin en zayıf 2-3 ülkesinden biri olduğu şeklindedir. 1992 Barcelona Olimpiyatları ve devam eden spor başarıları, daha ilerleyen yıllarda gittikçe daha çok duyulmaya başlanan İspanyol şehirleri ve markaları ile bu güzel ülke Türk Turistler tarafından daha çok keşfedilmeye başlandı. Ama gözüken o ki biz biraz yavaş kalmışız. Özellikle güney kıyıları 1970’lerden beri bence çarpık sayılacak bir kentleşme ve bugünki Türkiye’ye benzeyen bir emlak satışı dalgası ile başta Alman ve İngilizler olamak üzere soğuk Kuzey Ülkeleri zenginleri tarafından mekan edinilmiş durumda.
Madrid İspanya için aslında sıradan sayılabilecek bir şehir. Aslında tarihsel olarak bir çok şehrinden daha çok yeni. Örnek vermek gerekirse Cadiz şehri yaklaşık 3000 senelik bir yerleşim bölgesi iken, Madrid 9.yy’da kurulmuş bir şehir.
Anlatılanlara göre Mağribi istilası sırasında Toledo şehrini korumak için bugünki Madrid sarayının olduğu yerde “Mayrit” Adı ile bir kale kurulmuş ve ilk yerleşim daha çok rahipler tarafından yapılmış. Daha sonra “Madrilenos” denen daha çok tarım ve tciaret ile uğraşan çalışan sınıf oluşmaya başlamış.13.yy’da Kilise ve Madrilenos arasında av sahalarının kullanımı konusunda bir çatışma çıkmış ve alınan karara göre mal sahibi kilise ama avlanan ürünler Madrilenos’lara ait denmiş.Buradan da Madrid’in sembolu sayılan ve Puerta Del Sol meydanında bulunan ağacı koklayan ayı (kilisenin o zamanki amblemi) çıkmış.
Madrid’in bu bereketli av toprakları çok ilgi çekmiş.İspanya krallığı evlilikler nedeni ile genelde İspanyollar dışında yönetildiği çok zaman olmuş. 1561’de resmi başkent olduğunda 80,000 nüfusu olan Madrid bugun 3 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yapmakta.Hasburglar, Burbonlar gibi değişik hanedanlar tarafından yönetildiklerinden şehrin gelişimi de bu paralelde gerçekleşmiş. Eski şehir denen kısım Burbon bölümüne genişlemiş sonra daha yeni ve lüks bölümler eklenmiş. Kendi iç savaşları dışından ciddi bir savaş görmediği için şehirde korunarak bugüne ulaşmış eserler çok. Madrid’in tarih boyunca öenmli özelliği bir kültür başkenti olması. Tarih boyunca Velazques, Goya gibi ressamlara, meşhur Cervantes’e ev sahipliği yapmış ve bugun büyüklüğüne göre en çok sanat müzesi barındıran şehirlerden biri durumunda.
Turist olarak şehir gezmenin en iyi yolu kesinlikle metro ve yürümek. Çok kapsamlı ve başarılı bir metro altyapısı olan şehirde, inanılmaz geniş yollar olmasına rağmen trafik özellikle turistik merkezlerde çok yoğun. Birde istanbul misalı bir çok yerde yol yapımı işleri var.
Şehir bence 4 bölüme ayrılıyor. Biri daracık sokakları ve inanılmaz kalabalığı ile Eski Şehir ki burada özellikle Plaza Mayor ve Puerta Del sol meydanları, Gran Via caddesi, Kraliyet Sarayı dikat çekici yerler. Buralar alışveriş, yemek, eğlence ve kalabalığa karışmak için en turistik bölge.
Hemen buraya paralel Burbon bölümü başlıyor ki burada muhteşem Prado müzesi, Thyssen-Bornemisza müzesi, Cibeles meydanı, çok muhteşem bir park olan El Retiro parkı, Merkez Bankası binası, Borsa binası, Puerta de Alcala isimli törensel geçiş kapısı, Madrid’in en lüks oteli olan Ritz bulunmakta.
Şehrin daha yukarı kısmında ise Castellana bulvarı, Colon Meydanı, Galdiano müzesi, lüks alışveri caddesi Serrano’nun bulunduğu geniş caddelerden oluşan , 19. yüzyılda gelişmiş daha modern bir bölüm söz konusu.
Buraya kadar bahsettiğim bölüm aslında sıkı yürüyüşler ile rahatça gezilecek bölümler. Metro ile şehir keşfetmeye devam ederseniz Sömürgecilik döneminden kalan eserlerin sergilendiği America Müzesi, mini-Manhattan diye tanımlanacak Azca bölümü, 105,000 kişilik devasa Berbabeu stadı, ve Boğalar ülkesnin ne büyük ve muhteşem arenası Plaza de Toros Las Ventas, bir hayvanat bahçesininde bulunduğu biraz bizim Blegrad ormanının andıran Casa de campo, Aswan barajı yapımı sırasında gösterdikleri yararlılıkdan dolayı İspanyollara verilmiş Mısır tapınağı Debod ilginizi çekebilir.
Vaktiniz kalır ve Madrid’in ilerisini görmek isterseniz Segovia ve Toledo enteresan alternatifler.
Madrid’de yaşam sadece sanat ve tarihi eser değil tabiiki. Endülüs’te daha da farklı olmakla birlikte Madrid’de de çok enteresan bir yaşam var. Sene boyunca devam eden festivaller, konserler ve flamenko gösterileri dışında özellikle yaşam stili ve yemek kültürü çok dikkat çekici.
Madrid’de temelde 2 tip kahvaltı var; biri sabah evde genelde bir kahve ve yanında bir ekmekle yapılan diğer ise genelde 11 civarı bir bar veya cafe’de kahve veya bira eşliğinde Churros (tatlı cinsi, Tortilla (omlet), Bocadillo (sandöviç) yenerek yapılan. Yemek saat 13.00-16.30 arası geniş bir zaman diliminde yenmekte.Bu bölümde ilk önce bir barda alınan tapas (meze) ve şarap sonrası ana yemek için bir lokantaya gidilmekte. Akşamüstü ise özellikle uzun alışveriler sırasında sıkça kahve ve çay molası verilmekte. Eve dönmeden önce gene bir tapas ve içki seansı var. Daha sonra 21.00-24.00 arası değişen saatlerde başlayan yemek sözkonusu. İspanyollar kesinlikle dışarıda yemeğe çok düşkün onun için günün bir çok saatinde barlar, cafeler, lokantalar dolu.
Madrid’de neler yemeli; Valensiya’nın yemeği olan ve bir çok çeşidi bulunan Paella, karışık kızarmış deniz ürünleri tabağı Fitura de Pescado, sarımsak çorbası Sopa de Ajo, ekmek, sarımsak, biber, domates ve salatalıktan yapılan Gazpacho çorbası, Boğa kuyruğundan yapılan Rabo de Toro, tapas çeşitleri arasında çok değişik bir köfte olan Albondigas, değişik çeşitleri ile Tortilla, Kalamar, Serrano jambonu, Mancehogo peyniri, Zeytin, Közlenmiş biber salatası Ensalada de Pimientos Rojos. Bu güzel yemeklerin yanından Rioja Kırmızı veya Penedes beyaz şarapları, lokal biralar, nefis tatlı şaraplar (Fino sherry), Sangria ve özellikle kahve sevenler için mutlaka sütlü kahve ( Cafe con leche)
Madrid meyhane kültürü gelişmiş bir yer. 80’den fazla antik meyhane taberna adı ile halen faaliyette, mutlaka deneyin.
Tüm yemekle için geçerli kural; servis çok yavaş ve garsonlar çok sevimsiz onun için çok acıkmadan oturmak, sabırlı olmak ve yanınızda yemek isimlerini anlatabilmek için bir özel sözlük bulundurmak çok işinize yarayabilir.
Alışveriş sevenler için zeytinyağı, tekstil, özellikle deri çanta, peynir, yelpaze, seramikler ön planda. El Corte Ingles her yerde yaygın ve genelde oldukça çok çeşit sunuyor. Zara, Mango, Berskha ve diğerleri Türkiye’den genelde çok daha ucuz. Özellikle tax free alışveriş ile çok iyi fırsatlar yakalanıyor. Şehrin hemen yakınında Laz Rozas Village enteresan bir outlet.
Gracias y Adios
ENDÜLÜS 2
Geçen yazımda bu değişik yarımadayı ve yaşamını tanıtmaya başlamıştım; bu seferde onun güzel bazı şehirlerinden bahsetmek istiyorum. İlk durağımız Sevilla’dan hızlı tren ile Cordoba. Roma zamanında Guadalquivir nehri kıyısında gelişen bu şehir başkent görevini görmüş ama asıl çıkışını Mağribiler devrinde yaşamış. Çevreside tarihi eserler ile dolu bu şehrin eski şehir diyebileceğimzi kısmı asıl turistik kısmı. Tren istasyonundan 15-20 dk yürüyüş ile ulaşabildiğimiz bu bölümün ilk gezilecek yeri muhteşem cami
“Mezquita”. 8.yy da yapılan bu camiye 16.yy’da bir de katedral eklenmiş. Yaklaşık 90 metrelik çan kulesi, portakal ağaçları ile süslü bahçesi, iç yapıda bulunan yüzlerce kolonu ile gerçekten muhteşem bir yer. Çevresinde daracık bir çok Endülüs sokağı, hediyelik eşya satan dükkanlar ve tapasları ile ünlü restoranları olan caminin hemen önünden kalkan at arabaları ile 40-45 dakikalık bir tur yapma şansınız oluyor. Bu tur sırasında şehrin zaman içerisinde yenilenen dokuları arasında kaybolmuş, çeşitli medeniyetlere ait tapınak, kilise, ev ve diğer eserleri görmek mümkün. Bunlardan en güzellerinden biri de nehir üzerindeki tarihi Roma köprüsü, “Puerte Romano”.
Mezquita çevresinde Çiçekli sokak, Sinagog, Saray ve meşhur matador El Cordobes’in mezarı ve onu öldüren boğanın derisinin de bulunduğu Boğa müzesi de diğer gezilecek yerler arasında. 10 km kadar merkezin dışında ise yüzyıllar evvel yok olmuş ama kalıntıları halen gözüken Medina al Zahara bulunmakta. Cordoba şehrine öğlen yemeğini kapsayacak şekilde yarım günden biraz daha fazla ayırmak yeterli ama bu tarihi şehrin havasını solumak isterseniz keyif size ait.
Sevilla’dan 2 saatlik bir tren yolculuğu sizi Antalya benzeri bir şehir olan Malaga’ya getirmekte. İspanyolca ismi ile Costa Del Sol’un yani güneş sahilinin başkenti ilk izlenim olarak aslında pek hoş bir görüntü vermemekte. Ama istasyondan 15 dakikalık bir yolculuk sizi daha modern bir şehire getirmekte. Çok rahat yürüyerek gezinen bu şehirde bir günlük tur ile tamamını gezmek mümkün. Ana meydan olan Anameda Principal’den şehrin batısınına doğru yürümeye başladığınızda sol tarafınızda alışveriş ve yemek için en uygun cadde olan Larios kalıyor. Buradan geçip ileride oldukça güzel bir yapı olan Katedral’e ulaşılıyor. Katedralin biraz ilerisinde ise aslen Malaga doğumlu olan Picasso’nun müzesi ve ilerisinde ise Merced meydanı var. Bu civardaki dar sokaklarda alışveriş için enteresan yerler karşınıza çıkmakta.
Meydandan Alcazabilla caddesine saptığınızda ise muhteşem bir yapı olan Alcazaba Surlarına ve hemen önünde 1950’lilerde keşfedilen Roma Tiyatrosunun kalıntısına ulaşıyorsunuz. Fakat Malaga’nın en güzel yeri bence muhteşem kalesi Gibralfaro; oldukça yüksek olan bu kalenin çıkışında eğer araç ile gidiyorsanız çok güzel evlerin ve kamu tarafından işletilen ve genelde tarihi eserlerin yakınında olan Paradorların birinin önünden geçiyorsunuz. İnişi ise yürüyerek yaparak çok güzel fotoğraflar çekmek mümkün. Özellikle evlerin arasında olan Arena çok muhteşem gözükmekte. Şehrin arenadan hemen sonrasında tüm sahili kilometrelerce plajdan oluşmakta.
Malaga’nın en güzel yanı kiralayacağınız bir araç ile size çok değşik turlar yapma olanağı tanıması. A-7 Ronda Oesta otobanına çıtığınızda hemen ilk durağınız Torremolinos olacaktır. İspanya sahilleri 1970’lerden beri Kuzey Ülkeleri zenginlerinin emlak yatırımı yaptığı ve sıkça geldiği yerler. Torremolinos dan başlayan ve belki Cebelitarık’a kadar giden sahilde boş yer bulmak mümkün olmadığı gibi iç kesimlerde golf sahaları, site ve villalarla dolu.
Devlet yolu ve otoban günün her saatinde yoğun ama belirli girişler ise devamlı tıkalı ve otobanlarda çok kaza olduğu için trafik sıkışmakta. Umarım şu günlerde ülkemizde başlayan emlak çılgınlığı bizi de bu hale getirmez diye düşünmeden geçemiyor insan. Bu ufak şehirlerin çoğu oldukça çirkin ve kalabalık ama istisnası ise Marbella. Ama bir tavsiyemiz oraya gitmeden yol üzerinden 2 yerde mola vermeniz;biri 227 nolu çıkıştaki Krokodil Parkı. Yaklaşık 300 kadar timsahın bulunduğu bu parkta bu inanılmaz hayvanları gerçekten çok deneyimli bir avcı / eğitmen eşliğinde tanımak mümkün hatta küçük sayılabilecek birini elinize alıp poz vermeniz de söz konusu. Parktaki en büyük timsah yaklaşık 4,5 metre boyunda ve yarım tondan daha ağır.
Diğer ilginç durak ise 222 nolu çıkıştan ulaşabileceğiniz ve sizi yaklaşık 800 metreye taşıyacak teleferik. Trafiği aşıp Marbella’ya ulaştığınızda ise Avrupanın en lüks yerlerinden birinin karşıladığını kıyafetlerden, arabalardan ve teknelerden anlamanız mümkün. Özellikle Plaza de los Naranjos’da yiyeceğiniz bir gurme yemek sırasında İspanyolca dışındaki lisanları daha çok duyuyor olmak sizi şaşırtmamalı burası grçekten de İspanyolların çalışıp diğer Avrupa ülkerlerine mensup zenginlerin yaşadığı bir yer. Eğer golf meraklısı iseniz yakınlarda çok sayıda golf sahası bulunmakta. Eğer yola daha da devam ederseniz ve ingiliz vizeniz varsa ( biz bu ayrıntıyı öğrendiğimizde iş işten geçmişti) Cebelitarık’da hem efsanevi Kaya’yı (içinde sığınaklar ve savunma amaçlı mağaralar varmış) görmek hemde teleferik ile tepeden bir boğaz manzarası almak hatta zaman ayırmayı göze alırsanız balina turlarına katılmak mümkünmüş. Yol biraz daha ileride sizi feribot ile Afrika kıyılarına geçmenizi sağlayacak Algecerias’a ulaştıracaktır.
Eğer Malaga’dan doğuya yani Costa del Almeira kısmına gitmek isterseniz hedefiniz bizim gitmediğimiz Nerja olmalı. Burası sahilleri, Avrupa’nın balkonları denen denize dik kayalıkları ve milyonlarca yıl önce oluşmuş ve eski insanlara da ev sahipliği yapmış mağaraları ile ünlü. Kilometrelerce uzunluktaki mağaraların turizme açık bölümlerini gezmek bir saat alıyormuş.
Ve Endülüs’teki son durağımız ise yaklaşık 125 km ileride, Binbir Gece Masallarının esin kaynağı Al-Hamra’nın bulunduğu Granada. İspanya’nın kış sporu merkezlerininde bulunduğu Sierra Nevada dağları ile tanışacağımız bu yolculuk bizi aynı zamanda çeşitli Doğal Parklardan da geçirmekte. Çingeneleri ile ün salmış Granada sadece Al-hamra’dan oluşmamakta, şehrin içine eski bölüme girmeyi göz önüne aldığınız yol sizi bir zamanlar camiler ile dolu ama bugün daha çok avlulu evler yani carmenleri ile göz alan Albayzin’e de götürecektir. Gene eski şehirdeki Katedral’de özellikle Alhamra dan çok güzel gözükmekte. Evet nedir bu Al-Hamra’nın hikayesi? Kızıl tepe olarak bilenen bir yerde kurulu Al-Hamra gerçekten hem kapalı hemde açık mekanları ve manzarası ile büyüleyici.Binbir Gece masallarının bir kopyası ve sahipleri Nasır ailesi için yeryüzünde cenneti tanımlamak amacı ile yapılmış bu muhteşem eserin özellikle Casas Reales denem bölümü, kale kısmı muhteşem. Buraya giriş oldukça sıra beklemeyi gerektiriyor ve önceden BBVA bankası şubeleri aracılığı ile rezervasyon yapmak tavsiye edilir. Biz 30 dk kadar sıra bekleyerek gimeyi başardık. Saray bölümü belirli saatlerde günde 2-3 defa açılıyor onun için kendinizi buna göre ayarlamanız şart. İsteyenler için bu eserin hemen yanından bir parador otel mevcut. Alhamra nın bahçe ve tarlalrı ile ünlü olan kısmı ise Generalife isminde ve biraz daha ileride yer alıyor. Burada her yıl dans ve müzik festivalleride düzenlenmekte imiş. Endülüs ziyareti için en uygun mevsimlerin baharlar olduğunu hatırlatıp bu muhteşem kültür mozaği için mutlu seyahatlar dilerim.
“Mezquita”. 8.yy da yapılan bu camiye 16.yy’da bir de katedral eklenmiş. Yaklaşık 90 metrelik çan kulesi, portakal ağaçları ile süslü bahçesi, iç yapıda bulunan yüzlerce kolonu ile gerçekten muhteşem bir yer. Çevresinde daracık bir çok Endülüs sokağı, hediyelik eşya satan dükkanlar ve tapasları ile ünlü restoranları olan caminin hemen önünden kalkan at arabaları ile 40-45 dakikalık bir tur yapma şansınız oluyor. Bu tur sırasında şehrin zaman içerisinde yenilenen dokuları arasında kaybolmuş, çeşitli medeniyetlere ait tapınak, kilise, ev ve diğer eserleri görmek mümkün. Bunlardan en güzellerinden biri de nehir üzerindeki tarihi Roma köprüsü, “Puerte Romano”.
Mezquita çevresinde Çiçekli sokak, Sinagog, Saray ve meşhur matador El Cordobes’in mezarı ve onu öldüren boğanın derisinin de bulunduğu Boğa müzesi de diğer gezilecek yerler arasında. 10 km kadar merkezin dışında ise yüzyıllar evvel yok olmuş ama kalıntıları halen gözüken Medina al Zahara bulunmakta. Cordoba şehrine öğlen yemeğini kapsayacak şekilde yarım günden biraz daha fazla ayırmak yeterli ama bu tarihi şehrin havasını solumak isterseniz keyif size ait.
Sevilla’dan 2 saatlik bir tren yolculuğu sizi Antalya benzeri bir şehir olan Malaga’ya getirmekte. İspanyolca ismi ile Costa Del Sol’un yani güneş sahilinin başkenti ilk izlenim olarak aslında pek hoş bir görüntü vermemekte. Ama istasyondan 15 dakikalık bir yolculuk sizi daha modern bir şehire getirmekte. Çok rahat yürüyerek gezinen bu şehirde bir günlük tur ile tamamını gezmek mümkün. Ana meydan olan Anameda Principal’den şehrin batısınına doğru yürümeye başladığınızda sol tarafınızda alışveriş ve yemek için en uygun cadde olan Larios kalıyor. Buradan geçip ileride oldukça güzel bir yapı olan Katedral’e ulaşılıyor. Katedralin biraz ilerisinde ise aslen Malaga doğumlu olan Picasso’nun müzesi ve ilerisinde ise Merced meydanı var. Bu civardaki dar sokaklarda alışveriş için enteresan yerler karşınıza çıkmakta.
Meydandan Alcazabilla caddesine saptığınızda ise muhteşem bir yapı olan Alcazaba Surlarına ve hemen önünde 1950’lilerde keşfedilen Roma Tiyatrosunun kalıntısına ulaşıyorsunuz. Fakat Malaga’nın en güzel yeri bence muhteşem kalesi Gibralfaro; oldukça yüksek olan bu kalenin çıkışında eğer araç ile gidiyorsanız çok güzel evlerin ve kamu tarafından işletilen ve genelde tarihi eserlerin yakınında olan Paradorların birinin önünden geçiyorsunuz. İnişi ise yürüyerek yaparak çok güzel fotoğraflar çekmek mümkün. Özellikle evlerin arasında olan Arena çok muhteşem gözükmekte. Şehrin arenadan hemen sonrasında tüm sahili kilometrelerce plajdan oluşmakta.
Malaga’nın en güzel yanı kiralayacağınız bir araç ile size çok değşik turlar yapma olanağı tanıması. A-7 Ronda Oesta otobanına çıtığınızda hemen ilk durağınız Torremolinos olacaktır. İspanya sahilleri 1970’lerden beri Kuzey Ülkeleri zenginlerinin emlak yatırımı yaptığı ve sıkça geldiği yerler. Torremolinos dan başlayan ve belki Cebelitarık’a kadar giden sahilde boş yer bulmak mümkün olmadığı gibi iç kesimlerde golf sahaları, site ve villalarla dolu.
Devlet yolu ve otoban günün her saatinde yoğun ama belirli girişler ise devamlı tıkalı ve otobanlarda çok kaza olduğu için trafik sıkışmakta. Umarım şu günlerde ülkemizde başlayan emlak çılgınlığı bizi de bu hale getirmez diye düşünmeden geçemiyor insan. Bu ufak şehirlerin çoğu oldukça çirkin ve kalabalık ama istisnası ise Marbella. Ama bir tavsiyemiz oraya gitmeden yol üzerinden 2 yerde mola vermeniz;biri 227 nolu çıkıştaki Krokodil Parkı. Yaklaşık 300 kadar timsahın bulunduğu bu parkta bu inanılmaz hayvanları gerçekten çok deneyimli bir avcı / eğitmen eşliğinde tanımak mümkün hatta küçük sayılabilecek birini elinize alıp poz vermeniz de söz konusu. Parktaki en büyük timsah yaklaşık 4,5 metre boyunda ve yarım tondan daha ağır.
Diğer ilginç durak ise 222 nolu çıkıştan ulaşabileceğiniz ve sizi yaklaşık 800 metreye taşıyacak teleferik. Trafiği aşıp Marbella’ya ulaştığınızda ise Avrupanın en lüks yerlerinden birinin karşıladığını kıyafetlerden, arabalardan ve teknelerden anlamanız mümkün. Özellikle Plaza de los Naranjos’da yiyeceğiniz bir gurme yemek sırasında İspanyolca dışındaki lisanları daha çok duyuyor olmak sizi şaşırtmamalı burası grçekten de İspanyolların çalışıp diğer Avrupa ülkerlerine mensup zenginlerin yaşadığı bir yer. Eğer golf meraklısı iseniz yakınlarda çok sayıda golf sahası bulunmakta. Eğer yola daha da devam ederseniz ve ingiliz vizeniz varsa ( biz bu ayrıntıyı öğrendiğimizde iş işten geçmişti) Cebelitarık’da hem efsanevi Kaya’yı (içinde sığınaklar ve savunma amaçlı mağaralar varmış) görmek hemde teleferik ile tepeden bir boğaz manzarası almak hatta zaman ayırmayı göze alırsanız balina turlarına katılmak mümkünmüş. Yol biraz daha ileride sizi feribot ile Afrika kıyılarına geçmenizi sağlayacak Algecerias’a ulaştıracaktır.
Eğer Malaga’dan doğuya yani Costa del Almeira kısmına gitmek isterseniz hedefiniz bizim gitmediğimiz Nerja olmalı. Burası sahilleri, Avrupa’nın balkonları denen denize dik kayalıkları ve milyonlarca yıl önce oluşmuş ve eski insanlara da ev sahipliği yapmış mağaraları ile ünlü. Kilometrelerce uzunluktaki mağaraların turizme açık bölümlerini gezmek bir saat alıyormuş.
Ve Endülüs’teki son durağımız ise yaklaşık 125 km ileride, Binbir Gece Masallarının esin kaynağı Al-Hamra’nın bulunduğu Granada. İspanya’nın kış sporu merkezlerininde bulunduğu Sierra Nevada dağları ile tanışacağımız bu yolculuk bizi aynı zamanda çeşitli Doğal Parklardan da geçirmekte. Çingeneleri ile ün salmış Granada sadece Al-hamra’dan oluşmamakta, şehrin içine eski bölüme girmeyi göz önüne aldığınız yol sizi bir zamanlar camiler ile dolu ama bugün daha çok avlulu evler yani carmenleri ile göz alan Albayzin’e de götürecektir. Gene eski şehirdeki Katedral’de özellikle Alhamra dan çok güzel gözükmekte. Evet nedir bu Al-Hamra’nın hikayesi? Kızıl tepe olarak bilenen bir yerde kurulu Al-Hamra gerçekten hem kapalı hemde açık mekanları ve manzarası ile büyüleyici.Binbir Gece masallarının bir kopyası ve sahipleri Nasır ailesi için yeryüzünde cenneti tanımlamak amacı ile yapılmış bu muhteşem eserin özellikle Casas Reales denem bölümü, kale kısmı muhteşem. Buraya giriş oldukça sıra beklemeyi gerektiriyor ve önceden BBVA bankası şubeleri aracılığı ile rezervasyon yapmak tavsiye edilir. Biz 30 dk kadar sıra bekleyerek gimeyi başardık. Saray bölümü belirli saatlerde günde 2-3 defa açılıyor onun için kendinizi buna göre ayarlamanız şart. İsteyenler için bu eserin hemen yanından bir parador otel mevcut. Alhamra nın bahçe ve tarlalrı ile ünlü olan kısmı ise Generalife isminde ve biraz daha ileride yer alıyor. Burada her yıl dans ve müzik festivalleride düzenlenmekte imiş. Endülüs ziyareti için en uygun mevsimlerin baharlar olduğunu hatırlatıp bu muhteşem kültür mozaği için mutlu seyahatlar dilerim.
SEVİLLA & ENDÜLÜS
İspanya turumuza devam ediyoruz. Merak edenler için ispanya ismi Yunanca “Hispania”dan, bu kelimenin de etimolojik olarak “i-schephan-im” yani “çok uzaklardaki yer” anlamı ile Fenike’ceden geldiği düşünülmektedir. Madrid’de başlayan turumuz saatte ortalama 250 km hız yapan AVE treni ile bizi Avrupa’nın Anadolu benzeri bir kültür cennetine Endülüs’e taşımakta. Endülüs’ü gezmek sıradan bir Avrupa ülkesini gezmekten çok daha farklı bir duygu. Orada farklı bir şeyler yaşanmış olduğunu, farklı kültürlerden insanların geçmiş ve eserler bırakmış olduğunu görmemek, hissetmemek hemen hemen imkansızdır.
Endülüs’ün tarihi belkide Avrupa’nın en eskilerindendir. İ.Ö den 25,000 yılında kalma resimler Nerja mağaralarında (bir bölümünü gezebeilirsiniz) kendini göstermektedir. Cadiz İ.Ö 1100 yıllarında kurulmuş belkide Avrupa’nın en eski şehirlerindendir. Bir çok medeniyet geçmiştir Endülüsten. Herodotos’a göre bugünde halen bulunamış efsanevi şehir Tartesus’un peşinden bugünki Malaga yakınlarına gelen Grekler, Fenikeliler, Gotlar’dan biraz dinsel sebepler ile ayrılan ve göçen Vizigotlar... Ama buraya damgasını vuran asıl Mağribiler olmuştur. Ziyad oğlu Tarık ‘ki adını Ceb-Ül-Tarık olarak bugunkü Cebelitarık’a vermiştir ve 700’lerin başından itibaren bu yöreye kimliğini kazandıran İslam uygarlığını başlatmıştır.
1400’li yılların sonunda İspanyol imparatorluğu bu toprakları ele geçirmiş ve Keşifler çağını başlatmıştır.Yaklaşık 17.yy sonuna kadar ilk önce Sevilla daha sonra Cadiz ciddi şekilde büyümüşleridr. Daha sonra belkide 1980’lere kadar sürecek daha gösterişsiz bir dönem başlar bu topraklarda. 1980’lerden itibaren başlayan gelişme başta turizm ve hizmet, tarım sektörleri olmak üzere yaklaşık 9 milyonluk nüfusa tekrar hayat verir ve bugunkü konumuna getirir.
Endülüs veya İspanyolcası ile Andalucia ( Andalu diye okunuyor) bir rivayete göre “vandalların diyarı” anlamına, bu ülkede kısa süre hüküm sürmüş Vandallardan diğer bir iddiaya göre ise Vizigotların toprak dağıtım felsefesinden “landahlauts” kelimesinden türemiştir.
Endülüs aslından geniş ve değişken bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bir yanda Atlas okyanusundan balıkçılık ve denizcilik ağırlıklı Huelva, Cadiz gibi şehirler, bir yanda Sierra Nevada dağlık bölgesi, kayak merkezleri ve doğal parklar, öte yanda meyve, sebze diyarı Akdeniz kıyısında Almeria, alabildiğine turistik , golf sahaları ve villalarla dolu Costa Del Sol.
Bölgenin en önemli şehirleri arasında Sevilla, Granada, Cordoba, Malaga, Cadiz, Jaen, Almeira, Algeciras yer almakta. Tüm bu şehirler düzgün otobanlar, oldukça yoğun trafikli ana ve tali yollar ve çoğu zaman da hızlı veya normal trenler ile birbirine bağlı durumda. En güney noktada Algeciras’tan feribot ile Afrika’ya, Tanca’ya geçmek de mümkün.
Gene Endülüs yaşamına döndüğümüzde aklımıza hemen Boğa güreşi, Flamenko, tapas, Fiestalar, İspanyol şarapları gelmekte.
Endülüs yaşamı İspanyollar için bile farklı hatta biraz hor görülmektedir. Özellikle Katalanlar ve Endülüsler arasında hayat bakış açısı oldukça farklıdır. Oldukça tutkulu, öfkesini ve duygusallığını göstermekten çekinmeyen, biraz kaba-saba, zaman zaman maço , konuşmayı hatta yüksek sesle konuşmayı seven, tembel sayılan, yemek ve içmeyi, çapkınlığı seven, zıtlıklardan hoşlanan ve zamanı önemsemeyen bir kültür olarak hala orta yaşlı ve ihtiyarlar benliklerini korumaktadırlar.
Zaman aslında olmayan bir kavram sanki, her şey yavaş ve uzun saatler üzerine ve anın tadını çıkarmak mantığına kurulu. Hatta lisan bile ilginç, anlayabildiğimiz kadarı ile Akşam’ın bir kelime karşılığı yok. Saat 12 için sabah saat 12 anlamına gelen “las dolce de la manana” kullnılan bir yerde siestanın keyfini siz düşünün.
Peki meşhur adetlerin kökenleri nedir; Boğa güreşinin temel kökeni Romalılar. Roma lejyonerlerinin dini olan Mitra dininde bir ritüel boğa kurban etme üzerine imiş. Bu doğrultuda gelişen kültürde bugün Plaza de Toros denen ama temelde Roma Arena’sı ile aynı mantıkta yapılan alanlarda bu sanat özellikle Ronda ve civarında gelişmeye başlamış. Araplar döneminde Arap atları ile Boğaların rekabeti de özellikle bugun hala yapılan Boğa koşularının temelini atmışa benziyor. Bugün iyi bir matadorun 100,000 Euro’dan fazla günlük kazancı olabilir. Nisan ve Ekim arası genelde haftasonları yapılan güreşler gerçek bir ritüel. Bu arada Boğa güreşi ile ilgili her müzede tanıtılan efsanevi bir matadordan bahsetmeden geçmemek lazım. Manuel Benitez, bilinen takma adı ile El Cordobes, şan ve zafer dolu bir yaşamın ardından 1947’de bir güreş sırasında Boğa tarafından öldürülmüş.
Diğer bir gelenek ise Flamenko; kökeni 16-17.yy’da Endülüste yaşayan çingenelerin “juerga” denen eğlence şekillerine dayanıyor. İlgilenenler için çingenelerin (orjinali galiba Farsça çalgı çalan, dans eden anlamına gelmekte) kökenleri 11.yy’da Hindistan’a dayanmakta. Gazneliler ve 2-3 yy sonra Timurlenk tarafından göçe zorlanan bu toplum İber yarımadasına gelmiş. Sadece müzik değil, lirikler, dans ve hatta duruş ve yaşantıya yansıyan bir felsefeyi başlatacak olan çingenelerin ilk yerleşim yerlerinden biri de Granada şehrindeki Albayzin mağaraları. Granada gezinizde mutlaka görün.
Peki gezmeye nereden başlayalım? Tabii muhteşem başkent Sevilla’dan. Eski Romalıların Betis dedikleri daha sonra ise “Büyük Su Yolu anlamına gelen Guadalquivir nehri boyunca uzanan, Keşifler çağının altın şehri ve 1992 Expo ile tekrar itibarını kazanan, çapkınlığı ile dillere destan (aslında Madrid yakınında yaşadığı bilinen bir Kont olan) Don Juan’ın, baştan çıkaran, yürek yakan Carmen’in yaşadığı, Kristof Kolomb’un seferlerine çıktığı ve mezarının bulunduğu ve Don Kişotun yazıldığı Sevilla. Madrid’den hızlı tren ile 2,5 saat yada uçal ile geldiğimzi bu şehir gezmesi en zevkli şehirlerden biri.
Şehrin 2 temel simgesinden biri Torre Del Oro (Altın Kule) diğeri ise Sevilla Katedrali. İlki nehir turlarınında yapıldığı ve zamanında savunma amaçlı yapılmış bir kule. Şehrin “El Arenal” denen ve zamanında denizcilik merkezi olan yerde. Gene bu bölgede güzel bir boğa güreşi arenası, Magdenala Kilisesi, Güzel Sanatlar Müzesi, Opera binası bulunmakta.
Katedral ve çan kulesi “La Giralda” ise eski şehir diyebileceğimiz Santa Cruz bölümünde bulunmakta. At arabası veya yürüyerek gezebileceğiniz bu bölümde Real Alcazar Sarayı, Sevilla Katedrali ve La Giralda ( aslı aslında Araplardan kalan bir minare ama şimdi bir çan kulesi görünümünde ve tırmanılarak kuşbakışı bir Sevilla manzarası görülebilir)bulunmakta. Buradan kısa bir yürüyüş ile dar ama hoş sokaklardan restoran ve alışveriş imkanlarının olduğu kısımlara ulaşılabilir.
Sevilla’da mutlaka görmeniz gereken bir yer ispanyol Meydanı ve Maria Luisa parkı. İspanyol meydanının hemen yanında ise keşiflerden özellikle Amerika’dan gelen bazı eşyaların sergilendiği binalarında olduğu Amerika meydanı var. Biraz ileride Sevilla’nın lüks ve efsanevi oteli Alfonso VIII ve eskiden Carmen’in çalıştığı tütün fabrikasının
yerinde ise Üniversite bulunmakta.
Nehrin karşı kıyısına geçtğinizde eskiden çingenelerin yaşadığı, daracık ve hoş sokakları ve kendine özgü havası ile Triana var. Zamanında ünlü flamenkocuları, boğa güreşçilerinin yetiştiği ve seramik sanatı ile de ünlü bu kısım bugün barları ve karşı kıyıdan şehire bakma şansı veren romantik restoranları mesela Bar el Puerto ile de ünlü. Biraz daha ilerinde Expo 92 ile hayat bulan Cartuja adası var. Burada omnimax sinema, temalı eğlence parkı, güzel roller coasterleri olan “Isla Magica” , alışveriş alanı, müzeler gibi seçenekler bulunmakta.
Sevilla’da yaşam oldukça rahat; çok sayıda öğünde çok sayıda değişik yemek tadmanız mümkün. Tabii ki en ünlüsü sabah için tost ekmeği üzerinde nefis bir zeytinyağı ile Tostada Con Aceite, İber jambonu, Churros, tortilla, domuz sosisi Salchichon. Öğlenleri ve akşamları ise mutlaka Fritura de Pescados ( karışı deniz ürünleri tabağı),Albondigas, tuzlu balık Pescado a la sal...Genelde 20-30 euro arası güzel bir yemk mümkün, 1-1,5 euro civarında ise kahve içilebiliyor. Kahvenin içine koyan süt oranına göre değişik isimler aldığını unutmamanız gerek. Sade kahve “solo”, sütlü kahve ise “cafe con leche”. Mutlaka sherry yani tatlı şaraplardan içmenizi öneririm. “Fino” diye bilinen bu şaraplarda yaklaşık yüzde onbeş alkol var. Mesela Solera ve la Ina iyi markalar arasında. Şaraplar zaten meşhur ama denenebilecek biralar arasında Cruz Campo ve San Miguel var. Alışveriş için özellikle deri, ayakkabı, hediyelik çeşitleri hem bol hem Türkiye’ye göre oldukça ucuz. 90 euro’yı geçtğinizde %16 oranından başlayıp azalan miktarlarda vergi iadesi alıyorsunuz, fiyatları buna göre karşılaştırın.
Sevilla dan günübirlik hızlı trenle gidilecek en güzel seçeneklerden biri tarihi Cordoba. Yazı daha fazla uzamasın diye Granada, Malaga, Marbella ve Cordobayı gelecek hafta anlatacağım.
Endülüs’ün tarihi belkide Avrupa’nın en eskilerindendir. İ.Ö den 25,000 yılında kalma resimler Nerja mağaralarında (bir bölümünü gezebeilirsiniz) kendini göstermektedir. Cadiz İ.Ö 1100 yıllarında kurulmuş belkide Avrupa’nın en eski şehirlerindendir. Bir çok medeniyet geçmiştir Endülüsten. Herodotos’a göre bugünde halen bulunamış efsanevi şehir Tartesus’un peşinden bugünki Malaga yakınlarına gelen Grekler, Fenikeliler, Gotlar’dan biraz dinsel sebepler ile ayrılan ve göçen Vizigotlar... Ama buraya damgasını vuran asıl Mağribiler olmuştur. Ziyad oğlu Tarık ‘ki adını Ceb-Ül-Tarık olarak bugunkü Cebelitarık’a vermiştir ve 700’lerin başından itibaren bu yöreye kimliğini kazandıran İslam uygarlığını başlatmıştır.
1400’li yılların sonunda İspanyol imparatorluğu bu toprakları ele geçirmiş ve Keşifler çağını başlatmıştır.Yaklaşık 17.yy sonuna kadar ilk önce Sevilla daha sonra Cadiz ciddi şekilde büyümüşleridr. Daha sonra belkide 1980’lere kadar sürecek daha gösterişsiz bir dönem başlar bu topraklarda. 1980’lerden itibaren başlayan gelişme başta turizm ve hizmet, tarım sektörleri olmak üzere yaklaşık 9 milyonluk nüfusa tekrar hayat verir ve bugunkü konumuna getirir.
Endülüs veya İspanyolcası ile Andalucia ( Andalu diye okunuyor) bir rivayete göre “vandalların diyarı” anlamına, bu ülkede kısa süre hüküm sürmüş Vandallardan diğer bir iddiaya göre ise Vizigotların toprak dağıtım felsefesinden “landahlauts” kelimesinden türemiştir.
Endülüs aslından geniş ve değişken bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bir yanda Atlas okyanusundan balıkçılık ve denizcilik ağırlıklı Huelva, Cadiz gibi şehirler, bir yanda Sierra Nevada dağlık bölgesi, kayak merkezleri ve doğal parklar, öte yanda meyve, sebze diyarı Akdeniz kıyısında Almeria, alabildiğine turistik , golf sahaları ve villalarla dolu Costa Del Sol.
Bölgenin en önemli şehirleri arasında Sevilla, Granada, Cordoba, Malaga, Cadiz, Jaen, Almeira, Algeciras yer almakta. Tüm bu şehirler düzgün otobanlar, oldukça yoğun trafikli ana ve tali yollar ve çoğu zaman da hızlı veya normal trenler ile birbirine bağlı durumda. En güney noktada Algeciras’tan feribot ile Afrika’ya, Tanca’ya geçmek de mümkün.
Gene Endülüs yaşamına döndüğümüzde aklımıza hemen Boğa güreşi, Flamenko, tapas, Fiestalar, İspanyol şarapları gelmekte.
Endülüs yaşamı İspanyollar için bile farklı hatta biraz hor görülmektedir. Özellikle Katalanlar ve Endülüsler arasında hayat bakış açısı oldukça farklıdır. Oldukça tutkulu, öfkesini ve duygusallığını göstermekten çekinmeyen, biraz kaba-saba, zaman zaman maço , konuşmayı hatta yüksek sesle konuşmayı seven, tembel sayılan, yemek ve içmeyi, çapkınlığı seven, zıtlıklardan hoşlanan ve zamanı önemsemeyen bir kültür olarak hala orta yaşlı ve ihtiyarlar benliklerini korumaktadırlar.
Zaman aslında olmayan bir kavram sanki, her şey yavaş ve uzun saatler üzerine ve anın tadını çıkarmak mantığına kurulu. Hatta lisan bile ilginç, anlayabildiğimiz kadarı ile Akşam’ın bir kelime karşılığı yok. Saat 12 için sabah saat 12 anlamına gelen “las dolce de la manana” kullnılan bir yerde siestanın keyfini siz düşünün.
Peki meşhur adetlerin kökenleri nedir; Boğa güreşinin temel kökeni Romalılar. Roma lejyonerlerinin dini olan Mitra dininde bir ritüel boğa kurban etme üzerine imiş. Bu doğrultuda gelişen kültürde bugün Plaza de Toros denen ama temelde Roma Arena’sı ile aynı mantıkta yapılan alanlarda bu sanat özellikle Ronda ve civarında gelişmeye başlamış. Araplar döneminde Arap atları ile Boğaların rekabeti de özellikle bugun hala yapılan Boğa koşularının temelini atmışa benziyor. Bugün iyi bir matadorun 100,000 Euro’dan fazla günlük kazancı olabilir. Nisan ve Ekim arası genelde haftasonları yapılan güreşler gerçek bir ritüel. Bu arada Boğa güreşi ile ilgili her müzede tanıtılan efsanevi bir matadordan bahsetmeden geçmemek lazım. Manuel Benitez, bilinen takma adı ile El Cordobes, şan ve zafer dolu bir yaşamın ardından 1947’de bir güreş sırasında Boğa tarafından öldürülmüş.
Diğer bir gelenek ise Flamenko; kökeni 16-17.yy’da Endülüste yaşayan çingenelerin “juerga” denen eğlence şekillerine dayanıyor. İlgilenenler için çingenelerin (orjinali galiba Farsça çalgı çalan, dans eden anlamına gelmekte) kökenleri 11.yy’da Hindistan’a dayanmakta. Gazneliler ve 2-3 yy sonra Timurlenk tarafından göçe zorlanan bu toplum İber yarımadasına gelmiş. Sadece müzik değil, lirikler, dans ve hatta duruş ve yaşantıya yansıyan bir felsefeyi başlatacak olan çingenelerin ilk yerleşim yerlerinden biri de Granada şehrindeki Albayzin mağaraları. Granada gezinizde mutlaka görün.
Peki gezmeye nereden başlayalım? Tabii muhteşem başkent Sevilla’dan. Eski Romalıların Betis dedikleri daha sonra ise “Büyük Su Yolu anlamına gelen Guadalquivir nehri boyunca uzanan, Keşifler çağının altın şehri ve 1992 Expo ile tekrar itibarını kazanan, çapkınlığı ile dillere destan (aslında Madrid yakınında yaşadığı bilinen bir Kont olan) Don Juan’ın, baştan çıkaran, yürek yakan Carmen’in yaşadığı, Kristof Kolomb’un seferlerine çıktığı ve mezarının bulunduğu ve Don Kişotun yazıldığı Sevilla. Madrid’den hızlı tren ile 2,5 saat yada uçal ile geldiğimzi bu şehir gezmesi en zevkli şehirlerden biri.
Şehrin 2 temel simgesinden biri Torre Del Oro (Altın Kule) diğeri ise Sevilla Katedrali. İlki nehir turlarınında yapıldığı ve zamanında savunma amaçlı yapılmış bir kule. Şehrin “El Arenal” denen ve zamanında denizcilik merkezi olan yerde. Gene bu bölgede güzel bir boğa güreşi arenası, Magdenala Kilisesi, Güzel Sanatlar Müzesi, Opera binası bulunmakta.
Katedral ve çan kulesi “La Giralda” ise eski şehir diyebileceğimiz Santa Cruz bölümünde bulunmakta. At arabası veya yürüyerek gezebileceğiniz bu bölümde Real Alcazar Sarayı, Sevilla Katedrali ve La Giralda ( aslı aslında Araplardan kalan bir minare ama şimdi bir çan kulesi görünümünde ve tırmanılarak kuşbakışı bir Sevilla manzarası görülebilir)bulunmakta. Buradan kısa bir yürüyüş ile dar ama hoş sokaklardan restoran ve alışveriş imkanlarının olduğu kısımlara ulaşılabilir.
Sevilla’da mutlaka görmeniz gereken bir yer ispanyol Meydanı ve Maria Luisa parkı. İspanyol meydanının hemen yanında ise keşiflerden özellikle Amerika’dan gelen bazı eşyaların sergilendiği binalarında olduğu Amerika meydanı var. Biraz ileride Sevilla’nın lüks ve efsanevi oteli Alfonso VIII ve eskiden Carmen’in çalıştığı tütün fabrikasının
yerinde ise Üniversite bulunmakta.
Nehrin karşı kıyısına geçtğinizde eskiden çingenelerin yaşadığı, daracık ve hoş sokakları ve kendine özgü havası ile Triana var. Zamanında ünlü flamenkocuları, boğa güreşçilerinin yetiştiği ve seramik sanatı ile de ünlü bu kısım bugün barları ve karşı kıyıdan şehire bakma şansı veren romantik restoranları mesela Bar el Puerto ile de ünlü. Biraz daha ilerinde Expo 92 ile hayat bulan Cartuja adası var. Burada omnimax sinema, temalı eğlence parkı, güzel roller coasterleri olan “Isla Magica” , alışveriş alanı, müzeler gibi seçenekler bulunmakta.
Sevilla’da yaşam oldukça rahat; çok sayıda öğünde çok sayıda değişik yemek tadmanız mümkün. Tabii ki en ünlüsü sabah için tost ekmeği üzerinde nefis bir zeytinyağı ile Tostada Con Aceite, İber jambonu, Churros, tortilla, domuz sosisi Salchichon. Öğlenleri ve akşamları ise mutlaka Fritura de Pescados ( karışı deniz ürünleri tabağı),Albondigas, tuzlu balık Pescado a la sal...Genelde 20-30 euro arası güzel bir yemk mümkün, 1-1,5 euro civarında ise kahve içilebiliyor. Kahvenin içine koyan süt oranına göre değişik isimler aldığını unutmamanız gerek. Sade kahve “solo”, sütlü kahve ise “cafe con leche”. Mutlaka sherry yani tatlı şaraplardan içmenizi öneririm. “Fino” diye bilinen bu şaraplarda yaklaşık yüzde onbeş alkol var. Mesela Solera ve la Ina iyi markalar arasında. Şaraplar zaten meşhur ama denenebilecek biralar arasında Cruz Campo ve San Miguel var. Alışveriş için özellikle deri, ayakkabı, hediyelik çeşitleri hem bol hem Türkiye’ye göre oldukça ucuz. 90 euro’yı geçtğinizde %16 oranından başlayıp azalan miktarlarda vergi iadesi alıyorsunuz, fiyatları buna göre karşılaştırın.
Sevilla dan günübirlik hızlı trenle gidilecek en güzel seçeneklerden biri tarihi Cordoba. Yazı daha fazla uzamasın diye Granada, Malaga, Marbella ve Cordobayı gelecek hafta anlatacağım.
15 Haziran 2005
AVRUPA BİRLİĞİNİN MERKEZİ BELÇİKA
Avrupa’da tercihen yazın 3-4 günlük seyahetlerinizden birini yapabileceğiniz enteresan üklerden biri Belçika; ama sebebi bu küçük ülkenin hem Nato hem AB’ye ev sahipliği yapıyor olması değil, nefis biraları, midye ve patatesleri, çikolata ve waffle’rı...
Yaklaşık 10 milyon kişinin yaşadığı ülke yılda çoğunluğu iş amaçlı olmak üzere 6 milyon civarında ziyaretçi çekiyor. Tarihi İ.Ö 60 yıllarına kadar giden Belçika da Brüksel’de yaklaşık 1000 senelik bir geçmişe sahip. Uzun süreler pamuk ticaretinin merkezi durumunda olan Belçika’da 1829’da kendi çapında bir devrim yaşamış. Flamanlar ve Wallonlar arasındaki bölünme özellikle 20.yy’da daha da netleşmiş ki bugun Brüksel dışındaki her yerde gerek lisan gerekse milliyetçi bakış farklılığı hemen hissedilebiliyor.
Her iki dünya savaşında da Almanlar tarafından işgal edilen Belçika 1967’de Nato ve 1958’de Avrupa Ekonomik Topluluğu merkezi olarak tanımlandı. Ayrıca futbolseverler 1985 Heysel stadyumu faciasını da hatırlarlar.
Belçika’nin iki önemli şehri başkent Brüksel ile ortaçağdan kalmış nefis Brugge. Brüksel gerek yaya gerekse metro ve tramvay ile gayet rahat gezilen bir şehir. Şehri iki bölüm olarak düşünebilirsiniz, daha tarihsel ve fakir olan ve Büyük Meydanı (Grand Palace) çevresini, Avrupa’nin en eski alışveriş merkei Galeries St Hubert ve çevresindeki bizim Kumkapı ya da Nevizade benzeri restoranların olduğu alanı kapsayan gezmesi oldukça zevkli bölüm. Bir de tarihsel olarak Fransızca konuşan arsitokratların yaşamış olduğu Gotik kiliseleri, Kraliyet Sarayı, Parkların ve AB Binalarının bulunduğu bölüm.
Yürüyerek çok rahat gezilse de metro da eğer haritasını iyi yorumlayabilirseniz tramvay ile birlikte rahat bir ulaşım seçeneği sunuyor. Taksi ise Avrupa’nın en pahalılarından biri.
2 günlük Brüksel gezisinde görmeniz gereken yerler kesinlikle Büyük Meydan ve Çevresi, Küçük İşeyen Çocuk ya da bilinen adı ile Manneken Pis, Borsa Binası, Çizgi Roman Müzesi (Centre Belge de la Bande Dessinee )ki özellikle Ten Ten, Red Kit hayranı iseniz, Galeries St Hubert, Halles St-Gery ve Quartier Marolles sokakları, Enstürmanlar Müzesi ya da en azından binası, Kraliyet Sarayı, Grand Sablon Meydanı (Nişantası havasında bir yer), Leopold ve Cinquantenaire parkları, AB Parlemento Binası “les Caprices des Dieux”, Palais de Justice binası, St Michel et Gudule Katedrali, biraz uzağa gitmek isterseniz Ünlü Mimar Horta’nın müzesi, Bruparck ( Eğlence parkı), The Atomium heykeli, 300 küçültülmüş modelin yer aldığı Mini Avrupa gezi alanı olarak sayılabilir.
Büyük Meydanın hikayesi 11 yüzyıla kadar dayanmakta;meydan çevresindeki evlerden Le Pigeon Victor Hugo'ya ev sahipliği yapmış. Gene devasa kulesi ile Hotel De Ville 14.yüzyıla dayanmakta.Manneken Pis'in hikayesi ise farklı şekillerde anlatılmaktadır. Bu küçük işeyen çocuğun bir asilzadenin oğlu olduğu ve 12.yy'da bir savaşın ortasında bir ağaca işerken görüldüğü için bu heykelin yapıldığı yani bir cesaret anıtı olduğu da en çok kabul gören hikayelerden denebilir.
Bir saatlik bir tren yolculuğunu göze alırsanız Avrupa'nın en muhteşem şehirlerinden Brugges'e ulaşabilirsiniz. Bir zamanlar Avrupa'nın en büyük ikinci limanı olan ve pamuk ticaretinin merkezi olan bu şehir tüm savaşlara ve tarihsel gelişimlere rağmen hala bir ortaçağ şehir görüntüsü korumaktadır. Ortaçağ kıafetli insanlar ya da şövalyelerin her an bir yerlerden çıkacağı izlenimini veren bu şehir aynı zamanda küçük bir Venedik; etrafı kanallarla çevrili olan Brugges’de yarım saatlik bir tekne turu size inanılmaz duygular yaşatabilir. Brüksel gibi Brugges'de ağırlıklı olarak bir meydanı kendine ana merkez seçmiş. Pazar yeri tabir edilen bu alanın çevresinde bir çok lokanta ve 13'yy dan kalma yaklaşık 60 metre yüksekliğinde kulesi ile Belfort Tower yer almakta. Çok çeşitli müzelerinde yer aldığı Brugges'den kısa bir yolculuk ile denize de ulaşabilirsiniz.
Alışveriş meraklıları için Brüksel’de tek seçenek Adolphie Max Laan Bulvarı ve özellike City 2 ve Inno çok katlı mağazaları. Alışveriş açısından Belçika kaliteli ürünlerde Türkiye ile hemen hemen aynı hatta zaman zaman daha ucuz fiyatlar sunmakta. Tekstil ürünlerinde dahi markalarda fiyatlar Türkiye'den ucuz; özellike TemmUz ayı indirim ayı ve yüzde ellilere varan indirimler yakalamak mümkün.
Belçikanın size sunduğu önemli bir unsur da iştah açıcı yiyecek ve içecekleri. Şehrin her yanında biribirinde lezzetli ürünler sunan waffle ve çikolata satıcılarından kaçış yok gibi bir şey. Farklı mutfakları sunan ve her türlü bütçeye uyan restoranlarda özellikle deniz ürünleri, midye, karides, istakoz, kuzey denizi balıkları, somon, et yemeklerinden Carbonnades Flamandes, tavşan, çeşitli soslarla ile kümes hayvanları ve domuz pateleri, patates kızartma (Bu arada French Fries isminin aslında 2.Dünya savaşında kendilerini Fransa’da sanan ABD askerlerinin verdiği isim olduğu rivayet ediliyor), tatlılardan tarte tatin ve krem karamel denenmesinde yarar olan yemekler. Bu arada porsiyonlar oldukça büyük geliyor ona göre sipariş etmek de yarar var. Genelde kişi başı 15-50 Euro arasında içkili yemek yemek mümkün.
Belçika çikolataları da dünyca meşhur;1880'lerde glişen bu sektör özellikle Kongo'nun sömürge olması ile kakao üretiminin yoğun şekilde yapılması ile yaklaşık %70 oranında kako oranı ile çikolata üretilmesi ve Godiva, Neuhaus , Leonidas gibi ülkemizde de bilinen global lüks çikolata markalarının oluşmasını sağlamış.
Belçika'nın diğer bir özelliği ise farklı bardakları ile sunulan inanılmaz sayıdaki kaliteli bira çeşitleri . 400 farklı bira üretilen Belçika'da ortalama bir kişi senede 100 litre bira içmekte. Chimay gibi Trappist tabir edilen ve manastırlarda tarafından üretine biralardan Lambik tabir edilen ve şişilendikten sonra 2 sene saklanarak sunulan ve özellikle meyvalı çeşitleri ünlü olan biralara, açık renkli Blanche tabir edilen daha düşük alkolli mesela Hoegaarden gibi biralara, ve yüksek alkollü ve çok farklı içim zevkleri sunan Leffke, Kwak, Brugse Triple , Duvel gibi çok farklı tadlara ulaşmanız mümkündür.
Kısaca adı çok duyulmasa uzun bir haftasonu keyifli bir tatil ve çok değişik ağız tatları için Belçika'da listenizde bulunması gereken bir Avrupa ülkesi.
Yaklaşık 10 milyon kişinin yaşadığı ülke yılda çoğunluğu iş amaçlı olmak üzere 6 milyon civarında ziyaretçi çekiyor. Tarihi İ.Ö 60 yıllarına kadar giden Belçika da Brüksel’de yaklaşık 1000 senelik bir geçmişe sahip. Uzun süreler pamuk ticaretinin merkezi durumunda olan Belçika’da 1829’da kendi çapında bir devrim yaşamış. Flamanlar ve Wallonlar arasındaki bölünme özellikle 20.yy’da daha da netleşmiş ki bugun Brüksel dışındaki her yerde gerek lisan gerekse milliyetçi bakış farklılığı hemen hissedilebiliyor.
Her iki dünya savaşında da Almanlar tarafından işgal edilen Belçika 1967’de Nato ve 1958’de Avrupa Ekonomik Topluluğu merkezi olarak tanımlandı. Ayrıca futbolseverler 1985 Heysel stadyumu faciasını da hatırlarlar.
Belçika’nin iki önemli şehri başkent Brüksel ile ortaçağdan kalmış nefis Brugge. Brüksel gerek yaya gerekse metro ve tramvay ile gayet rahat gezilen bir şehir. Şehri iki bölüm olarak düşünebilirsiniz, daha tarihsel ve fakir olan ve Büyük Meydanı (Grand Palace) çevresini, Avrupa’nin en eski alışveriş merkei Galeries St Hubert ve çevresindeki bizim Kumkapı ya da Nevizade benzeri restoranların olduğu alanı kapsayan gezmesi oldukça zevkli bölüm. Bir de tarihsel olarak Fransızca konuşan arsitokratların yaşamış olduğu Gotik kiliseleri, Kraliyet Sarayı, Parkların ve AB Binalarının bulunduğu bölüm.
Yürüyerek çok rahat gezilse de metro da eğer haritasını iyi yorumlayabilirseniz tramvay ile birlikte rahat bir ulaşım seçeneği sunuyor. Taksi ise Avrupa’nın en pahalılarından biri.
2 günlük Brüksel gezisinde görmeniz gereken yerler kesinlikle Büyük Meydan ve Çevresi, Küçük İşeyen Çocuk ya da bilinen adı ile Manneken Pis, Borsa Binası, Çizgi Roman Müzesi (Centre Belge de la Bande Dessinee )ki özellikle Ten Ten, Red Kit hayranı iseniz, Galeries St Hubert, Halles St-Gery ve Quartier Marolles sokakları, Enstürmanlar Müzesi ya da en azından binası, Kraliyet Sarayı, Grand Sablon Meydanı (Nişantası havasında bir yer), Leopold ve Cinquantenaire parkları, AB Parlemento Binası “les Caprices des Dieux”, Palais de Justice binası, St Michel et Gudule Katedrali, biraz uzağa gitmek isterseniz Ünlü Mimar Horta’nın müzesi, Bruparck ( Eğlence parkı), The Atomium heykeli, 300 küçültülmüş modelin yer aldığı Mini Avrupa gezi alanı olarak sayılabilir.
Büyük Meydanın hikayesi 11 yüzyıla kadar dayanmakta;meydan çevresindeki evlerden Le Pigeon Victor Hugo'ya ev sahipliği yapmış. Gene devasa kulesi ile Hotel De Ville 14.yüzyıla dayanmakta.Manneken Pis'in hikayesi ise farklı şekillerde anlatılmaktadır. Bu küçük işeyen çocuğun bir asilzadenin oğlu olduğu ve 12.yy'da bir savaşın ortasında bir ağaca işerken görüldüğü için bu heykelin yapıldığı yani bir cesaret anıtı olduğu da en çok kabul gören hikayelerden denebilir.
Bir saatlik bir tren yolculuğunu göze alırsanız Avrupa'nın en muhteşem şehirlerinden Brugges'e ulaşabilirsiniz. Bir zamanlar Avrupa'nın en büyük ikinci limanı olan ve pamuk ticaretinin merkezi olan bu şehir tüm savaşlara ve tarihsel gelişimlere rağmen hala bir ortaçağ şehir görüntüsü korumaktadır. Ortaçağ kıafetli insanlar ya da şövalyelerin her an bir yerlerden çıkacağı izlenimini veren bu şehir aynı zamanda küçük bir Venedik; etrafı kanallarla çevrili olan Brugges’de yarım saatlik bir tekne turu size inanılmaz duygular yaşatabilir. Brüksel gibi Brugges'de ağırlıklı olarak bir meydanı kendine ana merkez seçmiş. Pazar yeri tabir edilen bu alanın çevresinde bir çok lokanta ve 13'yy dan kalma yaklaşık 60 metre yüksekliğinde kulesi ile Belfort Tower yer almakta. Çok çeşitli müzelerinde yer aldığı Brugges'den kısa bir yolculuk ile denize de ulaşabilirsiniz.
Alışveriş meraklıları için Brüksel’de tek seçenek Adolphie Max Laan Bulvarı ve özellike City 2 ve Inno çok katlı mağazaları. Alışveriş açısından Belçika kaliteli ürünlerde Türkiye ile hemen hemen aynı hatta zaman zaman daha ucuz fiyatlar sunmakta. Tekstil ürünlerinde dahi markalarda fiyatlar Türkiye'den ucuz; özellike TemmUz ayı indirim ayı ve yüzde ellilere varan indirimler yakalamak mümkün.
Belçikanın size sunduğu önemli bir unsur da iştah açıcı yiyecek ve içecekleri. Şehrin her yanında biribirinde lezzetli ürünler sunan waffle ve çikolata satıcılarından kaçış yok gibi bir şey. Farklı mutfakları sunan ve her türlü bütçeye uyan restoranlarda özellikle deniz ürünleri, midye, karides, istakoz, kuzey denizi balıkları, somon, et yemeklerinden Carbonnades Flamandes, tavşan, çeşitli soslarla ile kümes hayvanları ve domuz pateleri, patates kızartma (Bu arada French Fries isminin aslında 2.Dünya savaşında kendilerini Fransa’da sanan ABD askerlerinin verdiği isim olduğu rivayet ediliyor), tatlılardan tarte tatin ve krem karamel denenmesinde yarar olan yemekler. Bu arada porsiyonlar oldukça büyük geliyor ona göre sipariş etmek de yarar var. Genelde kişi başı 15-50 Euro arasında içkili yemek yemek mümkün.
Belçika çikolataları da dünyca meşhur;1880'lerde glişen bu sektör özellikle Kongo'nun sömürge olması ile kakao üretiminin yoğun şekilde yapılması ile yaklaşık %70 oranında kako oranı ile çikolata üretilmesi ve Godiva, Neuhaus , Leonidas gibi ülkemizde de bilinen global lüks çikolata markalarının oluşmasını sağlamış.
Belçika'nın diğer bir özelliği ise farklı bardakları ile sunulan inanılmaz sayıdaki kaliteli bira çeşitleri . 400 farklı bira üretilen Belçika'da ortalama bir kişi senede 100 litre bira içmekte. Chimay gibi Trappist tabir edilen ve manastırlarda tarafından üretine biralardan Lambik tabir edilen ve şişilendikten sonra 2 sene saklanarak sunulan ve özellikle meyvalı çeşitleri ünlü olan biralara, açık renkli Blanche tabir edilen daha düşük alkolli mesela Hoegaarden gibi biralara, ve yüksek alkollü ve çok farklı içim zevkleri sunan Leffke, Kwak, Brugse Triple , Duvel gibi çok farklı tadlara ulaşmanız mümkündür.
Kısaca adı çok duyulmasa uzun bir haftasonu keyifli bir tatil ve çok değişik ağız tatları için Belçika'da listenizde bulunması gereken bir Avrupa ülkesi.
23 Mart 2005
SOYLU VE KOZMOPOLİT LONDRA
Güzel bir ilkbahar gününde Londra sokaklarında yapacağınız yaklaşık 10 dakikalık bir tur sırasında yüzden fazla lisan konuşan, türlü rk, din ve ülkeye ait insanları, şehrin o hafif eski ve muhafazakar tmosferinde gördüğünüzde gerçekten “üzerinde güneş batmayan bir krallığın” topraklarında olduğunuzu düşünebilirsiniz.
Yaklaşık İstanbul büyükliğü ve kalabalıklığında olan Londra’yı ilkbaharda gezmenizi ve hakkını vermek için bir hafta ayırmanızı tavsiye ederim. 5-20 derece arası değişecek ve bazı günler iç karartan bazı günlerde insanı canlandıran havası ile Avrupa’nın en heyecan verici ve tabiiki pahalı şehirlerinden biri olan Londra her türlü merakı giderecek güzelliklere sahip. Sanat, spor, eğlence, tarih, alışveriş, ilginç müze ve sergiler, alışveriş, yemek-içme, konferans ve sergiler şehirde 365 gün devam etmekte.
Bugünlerde Heatrow havalimanından şehrin merkezine ulaşmak yaklaşık bir saatlik bir şehir gezisi anlamına gelmekte. Şehrin bir çok yerini gezmenizi sağlayan üstü açık otobüslerin uzun yıllardır değişmeyen orjinal rotaları bugun şehirin ancak belirli bir kısmını kapsamakta. Şehir yeni projeler ile Thames nehrinin içerilerine ve kıyılarına doğru büyümekte. 2000 yılında açılan Millenium Dome, yeni eğlence merkezi Canary Wharf, finans ve konfernas merkezi ve yerleşim birimlerinden oluşan Doklands& Greenwhich(Burası aynı zamanda dünyaca ünlü zaman ayarını sağlayan Greenwhich Observatory ve Ulusal Denizcilik Müzesinin olduğu yer) buna örnek.Bu arada Londra New york ile birlikte 2012 Olimpiyatlarının ciddi adayları arasında.
Şehri, özellikle tarihi bölümlerini gezmeye başlamak için iyi bir nokta “London Tower ve Tower Bridge” olabilir. Yaklaşık 20 farklı kuleden oluşan ve 11.yüzyıldan kalma bu eski kale ve 19yy’dan kalma muhteşem köprü size Londra’nın tarihi yapısını biraz olsun anlatabilir. London Tower zamanının kalesi olmak dışında bizim Topkapı gibi Kraliyet Hazinesinin sergilendiği ve uzun yıllarda ünlü konuklarına hapishane olarak hizmet etmiş bir yapı. Köprünün London Tower’a yakın kısmında eskiden çok önemli bir ticaret merkezi olan ve en eski halinde bir hastahane olan St Katharina dokları var. Bugun burada bir marina, “Thistle Tower” oteli, bar ve restoranlar var. Burada duvarda Londra’nın Thames nehri kıyısındaki gelişmesini de resimler ile izleyebilirsiniz.
Köprüyü geçtikten sonra sağ kolda camlı Belediye Binası ve nehrin kenarından devam eden yaya yolunu izlemenizi öneririm. Southwark denen ve zamanından kumar ve fuhuş merkezi olan bu yörede bugün çok canli bir merkez konumunda. Sağ kolda nehir üzerinden yaklaşık 90,000 tonluk, 2.dünya savaşından kalma zırhlı, “Belfast” gemisini gezebilirsiniz. Biraz daha ileride 17. ve 18. yzüyılıın en canlı yerlerinden biri olan “Hay’s Galeria’nın” modern halini göreceksiniz. Bar, cafe ve dükkanlardan kurulu bu mekanın içerisinden geçerek caddeye çıktığında “London Tower” metro istasyonuna yaklaşırken sol kolda iki tane enteresan müze var; biri “Savaş Müzesi” diğeri “London Dungeon” ismin de şehrin veba salgını, Londra yangını, karıneşen Jack gibi karanlık yönlerini bayağı görsel ve interaktif sunan bir müze. Buradan yola devam edersek nehir yanında the “Tate” ve “Shakespeare’s Global Theather” de oluşan sanat galerilerini ve tiyatroya oradan “Bankside” boyunca devam ederek “Millenium” ve “Waterloo” köprülerini geçerek devasa bir dönme dolap olan ve yaklaşık 135 metre yüksekliğinde ve 30 dakika süren bir tur atabileceğiniz “London Eye” ve deniz müzesi “Aquarium’a” ulaşabiliriz. Bu noktada Westminster köprüsünden karşıya geçerek Londra’nın başkent olarak hayati fonksiyonlarını sürdüğü bölüme geçebilirsiniz. Burada “Parlamento binası, Big ben, Westminster Hall ve Başbakan’ın ikamet ettiği Downing” caddesini görmek mümkün. Bir miktar daha yürüyüş ile Buckingham sarayına ulaşabiliyorsunuz. Bu arada bir çok müzede çok ciddi sıra oluyor. Bu açıdan şehirde bir çok noktada satılan Hızlı Giriş Kartlarını almakta yarar var.
Londra’nın diğer enteresan yerleri arasında “The City ya da Square Mile” olarak tanımlanan ve eski yerleşim yeri olan, 1666 Büyük Londra yangınında ciddi zarar görmüş olan “Londra Müzesi”, “St Paul” Katedrali ve Borsanın olduğu alan, nehir kenarında ve hoş bir alışveriş caddesi ile gelişmiş olan “Chelsea”, daha lokal bir şehir manzarası sunan “Hampstead”, “Science ve National History” müzelerinin bulunduğu ve Hyde park kıyısından geçen yolu ile oldukça güzel bir semt olan “Kensington”, zenginlerin oturduğu “Mayfair”, “West End” olarak da bilinene Trafalgar ve Piccadily Meydanı, eğlence yerlerinin yoğun olduğu “Covent Garden ve Soho”dan oluşan bölüm , tiyatro ve müzikaller için “Barbarican, Hammersmith, Earl’s Court” sayılabilir. Bütün bu noktaları gezmek için üstü açık şehir turlarını, çok geniş bir alanı kapsayan otobüs ve metroyu kullanabilir ya da rahatça yürüyebilirsiniz. Taxi şehrin içerisinde çok tercih edilecek bir araç değil çünkü trafik çok yoğun. Araba kiralamayı ise pek tavsiye etmiyorum, farklı trafik akışına alışmak kısa bir kalış sırasında oldukça zor. Tabii biraz yeşillik isterseniz “Hyde park, Regent Park, Kensington park ve Londra Hayvanat Bahçesi” güzel kaçış noktaları olabilir. Bir de tabii efsanevi Madame Tussaud Balmumu Müzesi de ilginç bir nokta.
Alışveriş meraklıları için Londra pahalı ama çok güzel olanaklar sunuyor. “4000 kişinin çalıştığı ve laeydi Diana’nın ölürken beraber olduğu sevgilisinin ailesine ait Harrods, Debenham, Marks & Spencer, Selfridges, Harvey Nichols, Liberty, HMV, Virgin, Dixon’s, Boots” gibi zincirlerin yanısıra tüm ünlü markaların dükkanları da yer almakta. Bu arada Avrupa’nın en büyük kitapevlerinden “Stonewater’s” ı da mutlaka tavsiye ediyorum. Bond, Oxford ve Regent caddeleri çok güzel dükkanlar ile dolu.
Yemek için tercih edebileceğiniz çok sayıda farklı mutfak var genedel 25-50 Sterlin civarından kaliteli yemek yemek mümkün.
Kısaca Londra size her türlü eğlence olanağı sunan, pahalı, tarihi ama modern, kalabalık ve oldukça değişken havalı bir metropol. Zaman bulabilirseniz şehrin dışında Oxford, Cambridge üniversite şehirlerini hatta yaklaşık 5000 yıllık geçmişe sahip Stonehenge’a kadar gitmek mümkün ya da Manş kanalı veya tünel ile Fransa’ya hızlı tren turu yapılabilir. Ayrıca katedarli ile ünlü Canterbury, Londra’nın sahil sayfiyesi Brighton, adını mutlaka duymuş olduğunuz Windsor Kalesi hemen yakınlarınızda.
Yaklaşık İstanbul büyükliğü ve kalabalıklığında olan Londra’yı ilkbaharda gezmenizi ve hakkını vermek için bir hafta ayırmanızı tavsiye ederim. 5-20 derece arası değişecek ve bazı günler iç karartan bazı günlerde insanı canlandıran havası ile Avrupa’nın en heyecan verici ve tabiiki pahalı şehirlerinden biri olan Londra her türlü merakı giderecek güzelliklere sahip. Sanat, spor, eğlence, tarih, alışveriş, ilginç müze ve sergiler, alışveriş, yemek-içme, konferans ve sergiler şehirde 365 gün devam etmekte.
Bugünlerde Heatrow havalimanından şehrin merkezine ulaşmak yaklaşık bir saatlik bir şehir gezisi anlamına gelmekte. Şehrin bir çok yerini gezmenizi sağlayan üstü açık otobüslerin uzun yıllardır değişmeyen orjinal rotaları bugun şehirin ancak belirli bir kısmını kapsamakta. Şehir yeni projeler ile Thames nehrinin içerilerine ve kıyılarına doğru büyümekte. 2000 yılında açılan Millenium Dome, yeni eğlence merkezi Canary Wharf, finans ve konfernas merkezi ve yerleşim birimlerinden oluşan Doklands& Greenwhich(Burası aynı zamanda dünyaca ünlü zaman ayarını sağlayan Greenwhich Observatory ve Ulusal Denizcilik Müzesinin olduğu yer) buna örnek.Bu arada Londra New york ile birlikte 2012 Olimpiyatlarının ciddi adayları arasında.
Şehri, özellikle tarihi bölümlerini gezmeye başlamak için iyi bir nokta “London Tower ve Tower Bridge” olabilir. Yaklaşık 20 farklı kuleden oluşan ve 11.yüzyıldan kalma bu eski kale ve 19yy’dan kalma muhteşem köprü size Londra’nın tarihi yapısını biraz olsun anlatabilir. London Tower zamanının kalesi olmak dışında bizim Topkapı gibi Kraliyet Hazinesinin sergilendiği ve uzun yıllarda ünlü konuklarına hapishane olarak hizmet etmiş bir yapı. Köprünün London Tower’a yakın kısmında eskiden çok önemli bir ticaret merkezi olan ve en eski halinde bir hastahane olan St Katharina dokları var. Bugun burada bir marina, “Thistle Tower” oteli, bar ve restoranlar var. Burada duvarda Londra’nın Thames nehri kıyısındaki gelişmesini de resimler ile izleyebilirsiniz.
Köprüyü geçtikten sonra sağ kolda camlı Belediye Binası ve nehrin kenarından devam eden yaya yolunu izlemenizi öneririm. Southwark denen ve zamanından kumar ve fuhuş merkezi olan bu yörede bugün çok canli bir merkez konumunda. Sağ kolda nehir üzerinden yaklaşık 90,000 tonluk, 2.dünya savaşından kalma zırhlı, “Belfast” gemisini gezebilirsiniz. Biraz daha ileride 17. ve 18. yzüyılıın en canlı yerlerinden biri olan “Hay’s Galeria’nın” modern halini göreceksiniz. Bar, cafe ve dükkanlardan kurulu bu mekanın içerisinden geçerek caddeye çıktığında “London Tower” metro istasyonuna yaklaşırken sol kolda iki tane enteresan müze var; biri “Savaş Müzesi” diğeri “London Dungeon” ismin de şehrin veba salgını, Londra yangını, karıneşen Jack gibi karanlık yönlerini bayağı görsel ve interaktif sunan bir müze. Buradan yola devam edersek nehir yanında the “Tate” ve “Shakespeare’s Global Theather” de oluşan sanat galerilerini ve tiyatroya oradan “Bankside” boyunca devam ederek “Millenium” ve “Waterloo” köprülerini geçerek devasa bir dönme dolap olan ve yaklaşık 135 metre yüksekliğinde ve 30 dakika süren bir tur atabileceğiniz “London Eye” ve deniz müzesi “Aquarium’a” ulaşabiliriz. Bu noktada Westminster köprüsünden karşıya geçerek Londra’nın başkent olarak hayati fonksiyonlarını sürdüğü bölüme geçebilirsiniz. Burada “Parlamento binası, Big ben, Westminster Hall ve Başbakan’ın ikamet ettiği Downing” caddesini görmek mümkün. Bir miktar daha yürüyüş ile Buckingham sarayına ulaşabiliyorsunuz. Bu arada bir çok müzede çok ciddi sıra oluyor. Bu açıdan şehirde bir çok noktada satılan Hızlı Giriş Kartlarını almakta yarar var.
Londra’nın diğer enteresan yerleri arasında “The City ya da Square Mile” olarak tanımlanan ve eski yerleşim yeri olan, 1666 Büyük Londra yangınında ciddi zarar görmüş olan “Londra Müzesi”, “St Paul” Katedrali ve Borsanın olduğu alan, nehir kenarında ve hoş bir alışveriş caddesi ile gelişmiş olan “Chelsea”, daha lokal bir şehir manzarası sunan “Hampstead”, “Science ve National History” müzelerinin bulunduğu ve Hyde park kıyısından geçen yolu ile oldukça güzel bir semt olan “Kensington”, zenginlerin oturduğu “Mayfair”, “West End” olarak da bilinene Trafalgar ve Piccadily Meydanı, eğlence yerlerinin yoğun olduğu “Covent Garden ve Soho”dan oluşan bölüm , tiyatro ve müzikaller için “Barbarican, Hammersmith, Earl’s Court” sayılabilir. Bütün bu noktaları gezmek için üstü açık şehir turlarını, çok geniş bir alanı kapsayan otobüs ve metroyu kullanabilir ya da rahatça yürüyebilirsiniz. Taxi şehrin içerisinde çok tercih edilecek bir araç değil çünkü trafik çok yoğun. Araba kiralamayı ise pek tavsiye etmiyorum, farklı trafik akışına alışmak kısa bir kalış sırasında oldukça zor. Tabii biraz yeşillik isterseniz “Hyde park, Regent Park, Kensington park ve Londra Hayvanat Bahçesi” güzel kaçış noktaları olabilir. Bir de tabii efsanevi Madame Tussaud Balmumu Müzesi de ilginç bir nokta.
Alışveriş meraklıları için Londra pahalı ama çok güzel olanaklar sunuyor. “4000 kişinin çalıştığı ve laeydi Diana’nın ölürken beraber olduğu sevgilisinin ailesine ait Harrods, Debenham, Marks & Spencer, Selfridges, Harvey Nichols, Liberty, HMV, Virgin, Dixon’s, Boots” gibi zincirlerin yanısıra tüm ünlü markaların dükkanları da yer almakta. Bu arada Avrupa’nın en büyük kitapevlerinden “Stonewater’s” ı da mutlaka tavsiye ediyorum. Bond, Oxford ve Regent caddeleri çok güzel dükkanlar ile dolu.
Yemek için tercih edebileceğiniz çok sayıda farklı mutfak var genedel 25-50 Sterlin civarından kaliteli yemek yemek mümkün.
Kısaca Londra size her türlü eğlence olanağı sunan, pahalı, tarihi ama modern, kalabalık ve oldukça değişken havalı bir metropol. Zaman bulabilirseniz şehrin dışında Oxford, Cambridge üniversite şehirlerini hatta yaklaşık 5000 yıllık geçmişe sahip Stonehenge’a kadar gitmek mümkün ya da Manş kanalı veya tünel ile Fransa’ya hızlı tren turu yapılabilir. Ayrıca katedarli ile ünlü Canterbury, Londra’nın sahil sayfiyesi Brighton, adını mutlaka duymuş olduğunuz Windsor Kalesi hemen yakınlarınızda.
20 Şubat 2005
CANNES
Bu seferki yazımda diğerlerinden biraz farklı olarak hem 2005 3GSM konferansından hem de Cote D’azur’un en güzel şehirlerinden biri Cannes’dan bahsetmek istiyorum.
Cannes, 1991’de yaklaşık 200 kişi ile başlayan ve bugün 40,000 kişiye ulaşan konferansa son kez ev sahipliği yapıyor. Gelecek sene konferans çok daha geniş konaklama, ulaşım ve fuar olanaklarını yaklaşık yüzde yirmi daha ucuz maliyet ile sağlayabilecek Barcelona’ya taşınıyor.
Konferanstan önce Cannes’dan bahsetmek istiyorum çünkü bu şehir aslında evsahipliği yaptığı başka önemli organizasyonlar ile de tanınmakta. Şehire aslında gelişme imkanı sağlayan kişi enteresan şekilde bir İngiliz soylusu olan Lord Brougham. Onun çevresindeki ingiliz sermaye ve ailelerinin gelmesi ile gelişen Cannes Çiçek Savaşı Festivalı, Mimoza Festivali, Uluslararası Tekne Yarışları ve hepimizin bildiği Uluslararası Film Festivaline ev sahipliği yapmakta.
Şehrin kalbi yaklaşık 2 kilometrelik bir cadde; “La Croissette”; Hotel Carlton, Royal Hotel, Martinez Hotel, Gazionaların ve Kongre Merkezinin bulunduğu bu cadde de oda fiyatları GSM konferansı sırasında yaklaşık 1000 Euro civarına kadar çıkmakta. Tüm otellerin önünde kendi özel plajları olan bu cadde tabii ki yaz-kış kalabalık. Büyük sayılabailecek bir yat limanı da bulunan Cannes biraz açığında çok güzel denizi olan iki ada , “Lerin” adaları bulunmakta.
Konferanstan bahsetmem gerekirse Cannes’ı oldukça değiştirdiğini söylemek mümkün. Yaklaşık 17 sene evvel turist olarak ve yazın gezdiğim Cannes’ın konferans versiyonunda yukrada bahsettiğim La Croissette dahil olmak üzere Kongre sarayının her tarafından fuar için hazırlanmış çadırlar, limanda kiralanan tekneler veya kiralanan binalar, tüm kahveler ve yollarda, büyük çoğunluğu erkek, bankacılardan aşağı kalmayacak ciddlikte giyinmiş ve ellerinde yüzlerce farklı telefon, PDA ve bilgisayar olan insanlar ortak bir vizyon ve heyecan ile genelde 3-5 harf ile kısaltılmış konuşmalar yapıyorlar.
Sıkça duyduğunuz kelimeler arasında “3G, Fixed-Mobile Convergence, Terminal, Interoperatibility issue, CDMA, MMS, 1Ev-DO, WIFI,WiMAX, HSDPA...” yer almakta. Temelde konferans son tüketiciye yönelik teknoji ve uygulama ağırlıklı bir hava ve kesinlikle bu mantıkla hazırlanmış bir fuardan oluşmakta. Dünyanın önde gelen Telekom operatör ve tedarikçilerinin hepsi kendilerini, birbirlerini ve bizi aslından bugün adına telefon dediğimiz aracın yarın yaşantımızda bir çok şeyi gerçekleştirmek için kullanacağımız bir araç haline geleceğe yönünde ikna etmeye çalışıyorlar. Tabii bu vizyona ulaşırken önerilen farklı teknoloji, uygulama ve cihazlar arasında kıyasıya bir rekabet var. Fuar içerisinde , dışında, fırsat olan her yede tedarikçiler, operatörlerin yönetici ve çalışanlarını ablukaya almış ve onları ikna etmeye çalışmaktalar.
Cevaplanmayan bir soru var; tüketici ne kadar bedel ile ne yapmak istiyor. Segmentasyon yolu ile farklı çözümler sunmak herkesin arzusu ama dünyanın her yerinde aynı gelir seviyeleri ve beklentiler olmaması, teknolojinin hızlı gelişimi, oepratörler, cihazlar arası uyumsuzluklar GSM’in hızlı gelişim ivmesi devam etsede esas amaç olan kesintisiz iletişimi henüz sağlamamakta. Bir başka deyişle istenen gelirlere de henüz ulaşılamamış durumda. Ama yapılan sunumlar ve sergilenen teknojileri gördükçe geleceğin aslında hem çok basit hem de çok karmaşık olacağına inanmaya başladım. Bu arada bir gazete de 1999 konferansı ile ilgili bir yazı buldum. Dönemin sunumları araısnda “Internet GPRS’ı engeller mi?”ki bugün beraber yaşayan iki teknoloji, “Yüzde elli penetrasyonun ötesine geçmek” ki bu sunumu Sonera yapmış (Bugün İskandinavya’da yüzde yüz penetrasyon varJ, “Mobil İletişim artık globalleşti” ki bu da komik artık olmayan Iridum şirketinin sunumu. Olmayan konular arasında ise SMS, Müzik ve Oyun İçerikleri var. Yanı şu ana bakarsak altı sene bir çok kimsenin hayat ettiğinden çok daha fazlasını getirirken, o zamanda konuşulan bazı konular hala istenen ilerlemeyi sağlamamış.
Konferansın genel havasını yansıtmak gerekirse Kongre Merkezi ve çevresindeki fuar alanları ana lokasyonu oluşturuyor. Konferans ana seansları Geleceğin Fırsatlarını Tanımlamak” başlığı altınd yapılrken, öğleden itibaren üç akışa bölünüyor; “Yeni Gelir Kaynakları yaratma Stratejileri, Servislerin Gelişimini Hızlandırmaya Yönelik Stratejiler, İçerik ve Mobil İletişim Sektörlerinin Bir Araya Gelmesi”. Her bir akış değişk sunumlar ve panellerden oluşmakta. Çoğunlukla CEOlar tarafından yapılan sunumlarda slından ortak mesajlar olduğu kadar biribirlerine yaptıkları göndermelerde var.Arada verilen uzun kahve araları fuarı gezmek için fırsat yaratmakta. Bunun dışından GSMA ve şirketlerin kendi düzenlediği oturumlarda var. Konferans sonrası kokteyler ve özel partilerde yapılan eğlenceler arasında.
Fuar boyunca günü özetleyen konferans gazetesi ve cep telefonundan ulaşabileceğin wap sayfaları ile de hiç bir anı kaçırmadan konfernası yaşamak mümkün.
Konferansın önemli anlarından biri bizim de ödül kazandığımız 2005 GSM Ödülleri. Sadece limtili sayıda yöneticini katıldığı bu gecenin heyecanını bizde CXOlarımıza telefon ile bağlanarak yaşadık.
Gelelim konferansın öbür yüzüne konaklama ve ulaşım. Cannes ne yazık ki bu konuda oldukça zayıf kalmış durumda. İnanılmaz paralar ödememize rağmen konaklanan otellerimiz istediğimiz kalitede değildi. En zoru ise yemek yiyebilmek. İlk akşam Sevgililer Günü olduğu için yerel ailelerde dışarıda yemek yediği için 2 saat boyunca yemek yiyecek yer bulamadık ve bekledik. Diğer günler için ilk yaptığımız iş tabiiki ilk önce yemek için rezervasyon yaptırmak oldu. Yemekler özellikle çorba, deniz ürünleri, etler, tatlılar ve tabiiki şaraplar çok güzel olmasına rağmen servis alabilmek hatta hesabı ödeyebilmek için bayağı uğraşmanız lazım. Taksi bulmak da çoğu zaman önemli bir sorundu.
Biraz da yazımızın gezi versiyonuna dönelim çünkü Cannes’in daha doğrusu Cote D’azur’un bir özelliği tren veya araba ile birbirine bağlanan bir çok güzel şehir ve kasabadan oluşması. Arkada Alplerin muhteşem görüntüsü önde bizim Ege sahillerimiz kadar güzel olmasa da oldukça temiz sayılabilecek plajları ile 1950-1980 arasında Avrupa’nın tatil sahili olan Fransız Riveriyası sonralarda ispanya Portekiz, Sicilya, Yunanistan, Hırvastistan ve Türkiye’ye önemli ölçüde pay kaptırmış durumda. Fransa halen yaklaşık 70 milyon turist ağırlamakta yani yaklaşık bizim 5 katımız.
İtalyan sınırından başlarsak şu aralar devam eden Limon Festivali ve çeşitli sanat, müzük organizasyonları ile ünlü eğlenceli bir yer olan Menton, tarihi kalesi ve nefis plajı ile Cap Martin, meşhur sarayı ve hepimizin bildiği hayat hikayeleri ile Monaco ki buraya gitmişken kayalara oyulmuş Deniz müzesini de gezmenizi öneririm. Özellikle geceleri devasa binaları, ışıklı tepeleri, ultra lüks yatları ile dolu limanı, gazinosu ve F1 dahil çeşitli yarışların yapıldığı yolları ile Monte Carlo, Picasso’ya ev sahpliği yapan ve bugun Avrupa’nın en büyük marinalarından biri olan Antibes, tepelik yerleşim yerleri ve nefis plajları ile Eze, Beaulieu Sur Mer, ünlü sahil caddesi Promenade des Anglais ve ünlü oteli Negresco, Ruhl gazinosu, kale ve müzeleri,limanı, plajları ve Fransa’nın 2.büyük havalimanı ile Nice, biraz daha uzaklarda Cap roux, Saint-Raphael ve Bridget Bardot ile tanınan sosyetin en ünlü durağı Saint-Tropez.
Cannes, 1991’de yaklaşık 200 kişi ile başlayan ve bugün 40,000 kişiye ulaşan konferansa son kez ev sahipliği yapıyor. Gelecek sene konferans çok daha geniş konaklama, ulaşım ve fuar olanaklarını yaklaşık yüzde yirmi daha ucuz maliyet ile sağlayabilecek Barcelona’ya taşınıyor.
Konferanstan önce Cannes’dan bahsetmek istiyorum çünkü bu şehir aslında evsahipliği yaptığı başka önemli organizasyonlar ile de tanınmakta. Şehire aslında gelişme imkanı sağlayan kişi enteresan şekilde bir İngiliz soylusu olan Lord Brougham. Onun çevresindeki ingiliz sermaye ve ailelerinin gelmesi ile gelişen Cannes Çiçek Savaşı Festivalı, Mimoza Festivali, Uluslararası Tekne Yarışları ve hepimizin bildiği Uluslararası Film Festivaline ev sahipliği yapmakta.
Şehrin kalbi yaklaşık 2 kilometrelik bir cadde; “La Croissette”; Hotel Carlton, Royal Hotel, Martinez Hotel, Gazionaların ve Kongre Merkezinin bulunduğu bu cadde de oda fiyatları GSM konferansı sırasında yaklaşık 1000 Euro civarına kadar çıkmakta. Tüm otellerin önünde kendi özel plajları olan bu cadde tabii ki yaz-kış kalabalık. Büyük sayılabailecek bir yat limanı da bulunan Cannes biraz açığında çok güzel denizi olan iki ada , “Lerin” adaları bulunmakta.
Konferanstan bahsetmem gerekirse Cannes’ı oldukça değiştirdiğini söylemek mümkün. Yaklaşık 17 sene evvel turist olarak ve yazın gezdiğim Cannes’ın konferans versiyonunda yukrada bahsettiğim La Croissette dahil olmak üzere Kongre sarayının her tarafından fuar için hazırlanmış çadırlar, limanda kiralanan tekneler veya kiralanan binalar, tüm kahveler ve yollarda, büyük çoğunluğu erkek, bankacılardan aşağı kalmayacak ciddlikte giyinmiş ve ellerinde yüzlerce farklı telefon, PDA ve bilgisayar olan insanlar ortak bir vizyon ve heyecan ile genelde 3-5 harf ile kısaltılmış konuşmalar yapıyorlar.
Sıkça duyduğunuz kelimeler arasında “3G, Fixed-Mobile Convergence, Terminal, Interoperatibility issue, CDMA, MMS, 1Ev-DO, WIFI,WiMAX, HSDPA...” yer almakta. Temelde konferans son tüketiciye yönelik teknoji ve uygulama ağırlıklı bir hava ve kesinlikle bu mantıkla hazırlanmış bir fuardan oluşmakta. Dünyanın önde gelen Telekom operatör ve tedarikçilerinin hepsi kendilerini, birbirlerini ve bizi aslından bugün adına telefon dediğimiz aracın yarın yaşantımızda bir çok şeyi gerçekleştirmek için kullanacağımız bir araç haline geleceğe yönünde ikna etmeye çalışıyorlar. Tabii bu vizyona ulaşırken önerilen farklı teknoloji, uygulama ve cihazlar arasında kıyasıya bir rekabet var. Fuar içerisinde , dışında, fırsat olan her yede tedarikçiler, operatörlerin yönetici ve çalışanlarını ablukaya almış ve onları ikna etmeye çalışmaktalar.
Cevaplanmayan bir soru var; tüketici ne kadar bedel ile ne yapmak istiyor. Segmentasyon yolu ile farklı çözümler sunmak herkesin arzusu ama dünyanın her yerinde aynı gelir seviyeleri ve beklentiler olmaması, teknolojinin hızlı gelişimi, oepratörler, cihazlar arası uyumsuzluklar GSM’in hızlı gelişim ivmesi devam etsede esas amaç olan kesintisiz iletişimi henüz sağlamamakta. Bir başka deyişle istenen gelirlere de henüz ulaşılamamış durumda. Ama yapılan sunumlar ve sergilenen teknojileri gördükçe geleceğin aslında hem çok basit hem de çok karmaşık olacağına inanmaya başladım. Bu arada bir gazete de 1999 konferansı ile ilgili bir yazı buldum. Dönemin sunumları araısnda “Internet GPRS’ı engeller mi?”ki bugün beraber yaşayan iki teknoloji, “Yüzde elli penetrasyonun ötesine geçmek” ki bu sunumu Sonera yapmış (Bugün İskandinavya’da yüzde yüz penetrasyon varJ, “Mobil İletişim artık globalleşti” ki bu da komik artık olmayan Iridum şirketinin sunumu. Olmayan konular arasında ise SMS, Müzik ve Oyun İçerikleri var. Yanı şu ana bakarsak altı sene bir çok kimsenin hayat ettiğinden çok daha fazlasını getirirken, o zamanda konuşulan bazı konular hala istenen ilerlemeyi sağlamamış.
Konferansın genel havasını yansıtmak gerekirse Kongre Merkezi ve çevresindeki fuar alanları ana lokasyonu oluşturuyor. Konferans ana seansları Geleceğin Fırsatlarını Tanımlamak” başlığı altınd yapılrken, öğleden itibaren üç akışa bölünüyor; “Yeni Gelir Kaynakları yaratma Stratejileri, Servislerin Gelişimini Hızlandırmaya Yönelik Stratejiler, İçerik ve Mobil İletişim Sektörlerinin Bir Araya Gelmesi”. Her bir akış değişk sunumlar ve panellerden oluşmakta. Çoğunlukla CEOlar tarafından yapılan sunumlarda slından ortak mesajlar olduğu kadar biribirlerine yaptıkları göndermelerde var.Arada verilen uzun kahve araları fuarı gezmek için fırsat yaratmakta. Bunun dışından GSMA ve şirketlerin kendi düzenlediği oturumlarda var. Konferans sonrası kokteyler ve özel partilerde yapılan eğlenceler arasında.
Fuar boyunca günü özetleyen konferans gazetesi ve cep telefonundan ulaşabileceğin wap sayfaları ile de hiç bir anı kaçırmadan konfernası yaşamak mümkün.
Konferansın önemli anlarından biri bizim de ödül kazandığımız 2005 GSM Ödülleri. Sadece limtili sayıda yöneticini katıldığı bu gecenin heyecanını bizde CXOlarımıza telefon ile bağlanarak yaşadık.
Gelelim konferansın öbür yüzüne konaklama ve ulaşım. Cannes ne yazık ki bu konuda oldukça zayıf kalmış durumda. İnanılmaz paralar ödememize rağmen konaklanan otellerimiz istediğimiz kalitede değildi. En zoru ise yemek yiyebilmek. İlk akşam Sevgililer Günü olduğu için yerel ailelerde dışarıda yemek yediği için 2 saat boyunca yemek yiyecek yer bulamadık ve bekledik. Diğer günler için ilk yaptığımız iş tabiiki ilk önce yemek için rezervasyon yaptırmak oldu. Yemekler özellikle çorba, deniz ürünleri, etler, tatlılar ve tabiiki şaraplar çok güzel olmasına rağmen servis alabilmek hatta hesabı ödeyebilmek için bayağı uğraşmanız lazım. Taksi bulmak da çoğu zaman önemli bir sorundu.
Biraz da yazımızın gezi versiyonuna dönelim çünkü Cannes’in daha doğrusu Cote D’azur’un bir özelliği tren veya araba ile birbirine bağlanan bir çok güzel şehir ve kasabadan oluşması. Arkada Alplerin muhteşem görüntüsü önde bizim Ege sahillerimiz kadar güzel olmasa da oldukça temiz sayılabilecek plajları ile 1950-1980 arasında Avrupa’nın tatil sahili olan Fransız Riveriyası sonralarda ispanya Portekiz, Sicilya, Yunanistan, Hırvastistan ve Türkiye’ye önemli ölçüde pay kaptırmış durumda. Fransa halen yaklaşık 70 milyon turist ağırlamakta yani yaklaşık bizim 5 katımız.
İtalyan sınırından başlarsak şu aralar devam eden Limon Festivali ve çeşitli sanat, müzük organizasyonları ile ünlü eğlenceli bir yer olan Menton, tarihi kalesi ve nefis plajı ile Cap Martin, meşhur sarayı ve hepimizin bildiği hayat hikayeleri ile Monaco ki buraya gitmişken kayalara oyulmuş Deniz müzesini de gezmenizi öneririm. Özellikle geceleri devasa binaları, ışıklı tepeleri, ultra lüks yatları ile dolu limanı, gazinosu ve F1 dahil çeşitli yarışların yapıldığı yolları ile Monte Carlo, Picasso’ya ev sahpliği yapan ve bugun Avrupa’nın en büyük marinalarından biri olan Antibes, tepelik yerleşim yerleri ve nefis plajları ile Eze, Beaulieu Sur Mer, ünlü sahil caddesi Promenade des Anglais ve ünlü oteli Negresco, Ruhl gazinosu, kale ve müzeleri,limanı, plajları ve Fransa’nın 2.büyük havalimanı ile Nice, biraz daha uzaklarda Cap roux, Saint-Raphael ve Bridget Bardot ile tanınan sosyetin en ünlü durağı Saint-Tropez.
3 Ocak 2005
HAYALİ CENNET DUBAİ
Şu günlerde gazetelerde en sık rastladığınız tur ilanlarından bazıları muhakkak ki Dubai içindir. Sonunda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; sadece merakınızı gidermek için 3 gününüzü buraya ayırabilirsiniz ama daha fazlası için eğer çok paranız yoksa kesinlikle düşünmeyin.
Dubai aslında çok eski bir yerleşim alanı ama 1950lilerde sadece 6 milyon USD civarından ithalatı olan bir ticaret limanı imiş. Yedi farklı kültür ve yapıdaki emirlikten oluşan Birleşik Arap Emirlikleri içerisinde Dubai aslında 2.büyük emirlik ama oldukça vizyoner biri olduğunu sandığım Şeyh Raşit Bin Seyid El Makdum ve ailesi burayı inanılmaz şekilde geliştirmiş. Bugün Dubai yaklaşık 10 milyon turistin geldiği ve yaklaşık 20 milyon USD ithalatı olan modern bir şehir ve inanılmaz büyümekte.
Aslında çok tezatlarla dolu bir şehir. Bir yandan inanılmaz gökdelenler ve iş merkezleri, golf ve yat kulüpleri öte yandan şantiye görünümünde sahiller, lüks oteller ve çölün hemen yanında evler, lüks arabalardan çıkan yerel giysili Araplar ama çokça rastlayabileceğiniz Ruslar derken şehir belli belirsiz bir karaktere ama çok iyi bir ambalaja sahip. Bun iyi örneği yeni yapılan Palm adası. Yaklaşık 120 km yeni sahil yaratan ve 40 otel, 2000 villa ve marinadan oluşan bu ütopik adanın tüm villaları yaklaşık 1 milyon USD ve üstü değerden satılmış durumda. Şehrin zaten her yani bu tip emlak yatırımları ile oldu. Bir çok Arap lüks villalardan çıkıp bu devasa siteler ve denizin kenarına yerleşmekte. Bahsettiğimiz deniz buna değer mi derseniz aslında sahilden anlayabileceğimiz tuzlu ve dalgalı bir su kütlesi.
Büyümeyi destekleyen bir başka bilgide 2010 için beklenen turist sayısı; küçük dilinizi yutabilirsiniz ama yaklaşık 50 milyon turist bekliyorlar.
Gerçekten boğucu bir çöl sıcağının hüküm sürdüğü Dubai klimalı bir araca kurulduğunuz aman gezebileceğiniz iki enteresan bölge var biri şehrin için özelliklede “Creek”denen nehrin iki yanı ve Jumeirah tabir edilen yaklaşık 30 dakika mesafedeki gittikçe gelişen sayfiye bölümü.
Jumeriah da genelde aralarında muhteşem Burj El Arap, Jumeirah Beach, Royal Mirage gibi otellerin bulunduğu beş yıldızlı tesisler, Wadi isimli su parkı ve Palm adası inşaatı var. Ayrıca dünyanın önde gelen bilgi teknolojileri ve medya şirketlerinin bölgesel merkezlerinin bulunduğu Internet ve Medya şehircikleri de burada. Burada kesinlikle görülmesi gereken makul bir ücret karşılığı gezilen Burj El Arap. Taksilerini Rolls Royce olduğu ve odalarının içerisinde gereksiz miktarda altından yapılmış eşyanın bulunduğu bu otelde açık büfe yemek makul bir fiyat iken 25.katta bulunan panoramik lokantada yemek hem inanılmaz pahalı hem de bayağı resmi bir prosedür ve inanmayacaksınız ama resmi kıyafet gerektiriyor.Tabii bu Kandura tabir edilen uzun ve beyaz, temiz bir lokal giysi giyen Araplar için geçerli değil.
Bu bölüm sekiz şeritli bir otoban ile şehre bağlanıyor. Bu yolculuk yaklaşık 25 USD tutmakta ama otellerinde düzenli shuttle servisleri var. Yol boyunca muhteşem gökdelenler ki mesela 350 metrelik Emirates Tower, National Bank binası gibi yerlerin önünden geçerek şehrin merkezine geliyorsunuz.
Şehre hayat veren yer tabii ki nehir. Nehrin bir tarafını Deira öbürü ise Bur Dubai ismini alıyor ve iki köprü ile bağlanıyor. Diğer bir ulaşım aracı ise Abra adı verilen yerel tekneler. Bu nehir boyunca Golf ve Yat Kulüpleri, Parklar, Devlet Binaları ki bunlarda gayet lüks binalar bulunmakta. Yaya gezmek gibi bir cesaretiniz varsa kendilerince Kapalıçarşı ‘ya benzettikleri ama çok daha küçük olan Altın Pazarı, Baharat Pazarı ve Giysi pazarı merak olsun diye gezilir yoksa standart bir Türk’ün burada bulacağı enteresan bir şey yok.
Dubai’nin enteresan bir özelliğe de Orta Doğunun spor başkenti olması. Her sene düzenlenen Golf, At Yarışı, Tenis, Motor ve Araba Yarışları, Çöl yarışları, Yelken, Açık Deniz tekne yarışlarına çok sayıda uluslar arası sporcu ve zengin katılmakta.
Gelelim şehre asıl ününü veren alışveriş olayına. Bence şehirde en abartılı konu bu. Her sene mart ayında düzenlenen festival ve Duty Free’si ile ünlü bu şehirde bence ancak düzenli bir takipçi ve iyi ilişkiler kuran biri gerçekten önemli bir fırsat yaratabilir.
Kendi deneyiminde hafif elektronik ürünlerde ( kamera, fotoğraf makinası, telefon) Türkiye’den iyi şartlar yakalamakla beraber Singapur ve Amerika’da çok daha iyi fiyatlar bulabildim üstelik Dubai genelde lokal garanti verirken diğer ülkelerde uluslararası garanti verilmekteki bu elektronik ürünlerde önemli bir konu. Bun karşılık Hi-Fi sistemler gibi daha ağır ürünlerde inanılmaz kampanyalar gördüm. Şehrin en önemli alışveriş merkezleri Burjuman ve Deira City Center. Wafi çok tanıtılan bir yer ama sadece pahalı markalar bulunmakta.
Dolayısı ile benim önerim gerçekten karlı alışveriş yapmak isterseniz hedefinizi Dubai değil. Özellikle indirim dönemlerinde ABD outletleri en inanılmaz fiyatları sunmaya devam etmekte ve USD düşerken tabii bizim içinde fırsat sunmakta.
Dubai’de mutlaka yapmanız gereken bir şey ise deneyimli şoförler ile yapılan Çöl Safarisi. Muhteşem bir deneyim ama bazılarının midesi kaldırmayabiliyor ya da daha kötüsü bazı durumlarda çölde saplanmak ya da ters dönmek de olası. Biz çok iyi bir şoföre rast geldik ve çok eğlendik. Safari turunda genelde bir bedevi çadırında yemek, dansöz, kum kayağı, deve gezisi gibi olanaklarda sunulmakta. Alpha Tur bu konuda gayet başarılı olsa gerek çünkü yaklaşık 10 araçlık bir konvoy oluşturmuşlardı. İsteyenler için Çölde çadır ya da lüks resortlarda konaklama, tekne turları, dalma turları, at ya da deve binme ya da çölde motor turları da yapılmakta.
Dubai aslında çok eski bir yerleşim alanı ama 1950lilerde sadece 6 milyon USD civarından ithalatı olan bir ticaret limanı imiş. Yedi farklı kültür ve yapıdaki emirlikten oluşan Birleşik Arap Emirlikleri içerisinde Dubai aslında 2.büyük emirlik ama oldukça vizyoner biri olduğunu sandığım Şeyh Raşit Bin Seyid El Makdum ve ailesi burayı inanılmaz şekilde geliştirmiş. Bugün Dubai yaklaşık 10 milyon turistin geldiği ve yaklaşık 20 milyon USD ithalatı olan modern bir şehir ve inanılmaz büyümekte.
Aslında çok tezatlarla dolu bir şehir. Bir yandan inanılmaz gökdelenler ve iş merkezleri, golf ve yat kulüpleri öte yandan şantiye görünümünde sahiller, lüks oteller ve çölün hemen yanında evler, lüks arabalardan çıkan yerel giysili Araplar ama çokça rastlayabileceğiniz Ruslar derken şehir belli belirsiz bir karaktere ama çok iyi bir ambalaja sahip. Bun iyi örneği yeni yapılan Palm adası. Yaklaşık 120 km yeni sahil yaratan ve 40 otel, 2000 villa ve marinadan oluşan bu ütopik adanın tüm villaları yaklaşık 1 milyon USD ve üstü değerden satılmış durumda. Şehrin zaten her yani bu tip emlak yatırımları ile oldu. Bir çok Arap lüks villalardan çıkıp bu devasa siteler ve denizin kenarına yerleşmekte. Bahsettiğimiz deniz buna değer mi derseniz aslında sahilden anlayabileceğimiz tuzlu ve dalgalı bir su kütlesi.
Büyümeyi destekleyen bir başka bilgide 2010 için beklenen turist sayısı; küçük dilinizi yutabilirsiniz ama yaklaşık 50 milyon turist bekliyorlar.
Gerçekten boğucu bir çöl sıcağının hüküm sürdüğü Dubai klimalı bir araca kurulduğunuz aman gezebileceğiniz iki enteresan bölge var biri şehrin için özelliklede “Creek”denen nehrin iki yanı ve Jumeirah tabir edilen yaklaşık 30 dakika mesafedeki gittikçe gelişen sayfiye bölümü.
Jumeriah da genelde aralarında muhteşem Burj El Arap, Jumeirah Beach, Royal Mirage gibi otellerin bulunduğu beş yıldızlı tesisler, Wadi isimli su parkı ve Palm adası inşaatı var. Ayrıca dünyanın önde gelen bilgi teknolojileri ve medya şirketlerinin bölgesel merkezlerinin bulunduğu Internet ve Medya şehircikleri de burada. Burada kesinlikle görülmesi gereken makul bir ücret karşılığı gezilen Burj El Arap. Taksilerini Rolls Royce olduğu ve odalarının içerisinde gereksiz miktarda altından yapılmış eşyanın bulunduğu bu otelde açık büfe yemek makul bir fiyat iken 25.katta bulunan panoramik lokantada yemek hem inanılmaz pahalı hem de bayağı resmi bir prosedür ve inanmayacaksınız ama resmi kıyafet gerektiriyor.Tabii bu Kandura tabir edilen uzun ve beyaz, temiz bir lokal giysi giyen Araplar için geçerli değil.
Bu bölüm sekiz şeritli bir otoban ile şehre bağlanıyor. Bu yolculuk yaklaşık 25 USD tutmakta ama otellerinde düzenli shuttle servisleri var. Yol boyunca muhteşem gökdelenler ki mesela 350 metrelik Emirates Tower, National Bank binası gibi yerlerin önünden geçerek şehrin merkezine geliyorsunuz.
Şehre hayat veren yer tabii ki nehir. Nehrin bir tarafını Deira öbürü ise Bur Dubai ismini alıyor ve iki köprü ile bağlanıyor. Diğer bir ulaşım aracı ise Abra adı verilen yerel tekneler. Bu nehir boyunca Golf ve Yat Kulüpleri, Parklar, Devlet Binaları ki bunlarda gayet lüks binalar bulunmakta. Yaya gezmek gibi bir cesaretiniz varsa kendilerince Kapalıçarşı ‘ya benzettikleri ama çok daha küçük olan Altın Pazarı, Baharat Pazarı ve Giysi pazarı merak olsun diye gezilir yoksa standart bir Türk’ün burada bulacağı enteresan bir şey yok.
Dubai’nin enteresan bir özelliğe de Orta Doğunun spor başkenti olması. Her sene düzenlenen Golf, At Yarışı, Tenis, Motor ve Araba Yarışları, Çöl yarışları, Yelken, Açık Deniz tekne yarışlarına çok sayıda uluslar arası sporcu ve zengin katılmakta.
Gelelim şehre asıl ününü veren alışveriş olayına. Bence şehirde en abartılı konu bu. Her sene mart ayında düzenlenen festival ve Duty Free’si ile ünlü bu şehirde bence ancak düzenli bir takipçi ve iyi ilişkiler kuran biri gerçekten önemli bir fırsat yaratabilir.
Kendi deneyiminde hafif elektronik ürünlerde ( kamera, fotoğraf makinası, telefon) Türkiye’den iyi şartlar yakalamakla beraber Singapur ve Amerika’da çok daha iyi fiyatlar bulabildim üstelik Dubai genelde lokal garanti verirken diğer ülkelerde uluslararası garanti verilmekteki bu elektronik ürünlerde önemli bir konu. Bun karşılık Hi-Fi sistemler gibi daha ağır ürünlerde inanılmaz kampanyalar gördüm. Şehrin en önemli alışveriş merkezleri Burjuman ve Deira City Center. Wafi çok tanıtılan bir yer ama sadece pahalı markalar bulunmakta.
Dolayısı ile benim önerim gerçekten karlı alışveriş yapmak isterseniz hedefinizi Dubai değil. Özellikle indirim dönemlerinde ABD outletleri en inanılmaz fiyatları sunmaya devam etmekte ve USD düşerken tabii bizim içinde fırsat sunmakta.
Dubai’de mutlaka yapmanız gereken bir şey ise deneyimli şoförler ile yapılan Çöl Safarisi. Muhteşem bir deneyim ama bazılarının midesi kaldırmayabiliyor ya da daha kötüsü bazı durumlarda çölde saplanmak ya da ters dönmek de olası. Biz çok iyi bir şoföre rast geldik ve çok eğlendik. Safari turunda genelde bir bedevi çadırında yemek, dansöz, kum kayağı, deve gezisi gibi olanaklarda sunulmakta. Alpha Tur bu konuda gayet başarılı olsa gerek çünkü yaklaşık 10 araçlık bir konvoy oluşturmuşlardı. İsteyenler için Çölde çadır ya da lüks resortlarda konaklama, tekne turları, dalma turları, at ya da deve binme ya da çölde motor turları da yapılmakta.
14 Aralık 2004
DÜNYANIN HARİKALARI
Bir keresinde bir rehber dostum “Dünyayı gördüm demek için en az 100 ülke görmek gerekir demişti. Henüz beşte birini ancak tamamlayabildiğim bu turda bazen gezmek kadar okumak ve bilmek de tatmin edebiliyor. Geçenlerde gittiğim ve okuduklarımdan dünyanın görülmesi gereken önemli eserlerini bir toparlayayım istedim. Belki 100’den fazla insanlar tarafından yapılmış eserin bu listede yer alması gerektiği kesin. Buna doğal güzellikleri de eklerseniz bir bütün hayat bile buna yetemeyecek gibi gözüküyor.
Listemize bakarsak Avrupa beşbin yıllık bir mazi içerisinde oldukça ilginç eserler yaratmışa benziyor.
Kıtanın tarihi eserlerine gidersek İrlanda’da Dublin yakınlarında 17yyda keşfedilmiş ve yaklaşık 5000 yıllık geçmişi olduğun sanılan Newgrange mezarı ve Ingiltere’de Salisbury yakınlarında 4000 senelik çözülemeyen esrarı ile Kelt rahipleri tarafından yapıldığına inanılan Stonehenge anıt taşları başta gelir.
İlkçağ eserlerine bakarsak Yunanlıar tarafından yapılan Dünyanın beş harikası; Efes’teki Artemis tağınağı, Olimpia’daki Zeus Heykeli, Halikarnassos’taki Mauselion, Rodos heykeli ve İskenderiye Feneri bugüne kadar ulaşamamıştır. İskender’in imparatorluk sınırları içerisinde bulunan Babil’in asma bahçeleri de günümüze ulaşmayı başaramamışken bu devirden görülebilir tek eser Gize Piramitleridir. Ayakta duran eserlerden bahsedersek Akropolis’teki Parthenon veya bilinen adı ile Akropolis en eski eser olarak tanımlanabilir.
Avrupa’nın kuşkusuz eski eser turizminde lider ülkesi İtalya’dır.Roma’da Arena / Colosseum ve Panteon tapınağı, St.Peter ve Il Gesu Kiliseleri, İspanyol Merdivenleri, Caracalla Hamamı, ünlü eğik Pisa Kulesi, Venedik’te Dogen sarayı ve Büyük Kanal, Floransa’daki Santa maria del Fiore Kilisesi rahatlıkla bu listeye dahil edilebilir.
Daha yakın tarihli eserleri bulabileceğimiz iki ülke ise Fransa ve İngiltere’dir. Eyfel Kulesi, Versay sarayı, Paris’e tepeden bakan Sacre-Couer, Zafer Taktı, güneyde Pont Du Gard su kemerleri, gene Paris’te Pompidu Sanat Merkezi, Luvr Müzesi, gel git nedeni ile oldukça ilginç görüntüler veren Saint-Michel Kalesi Fransa’nın ihtişamını sergilerken, Britanya adasında Çin seddinin küçük kopyası Hadrian Duvarı, Windsor Kalesi, St Paul Katedrali, Parlamento Binası, Londra Kulesi listemizde yer alır.
Avrupa’daki önemli eserlerin büyük bir bölümü kilise ve saraylardan oluşmaktadır. Brüksel’deki Büyük saray, Moskova’da beş yüz yıldan beridir devletin simgesi olan Kremlin ve Leningrad yakınlarındaki Büyük saray, Avusturya’da Habsburg Hanedanının görkemli eseri Hofburg sarayı, 16 km’ den daha uzun koridoru içinde barındıran Madrid yakınlarındaki Escorial Manastırı ve Granada’daki Elhamra sarayı, bir kartal yuvasını andıran Bavyera Alplerindeki Neuschwanstein Kalesi, Macar Parlamento Binası, Gaudi’nin Barcelona’ya kazandırdığı ölümsüz eser Sagrada Familia Kilisesi, Prag’taki Hradschin Sarayı, Viyana’daki Belvedere Sarayı çağlar boyu yaratıcılığın eserleri olarak bugün hala yıllara meydan okumaktadırlar.
Avrupa’daki yolculuğumuz bir yana bırakıp Atlantik’i geçersek modern dünyanın görkemli eserleri ile tanışma fırsatı bulabiliriz. Kuzey Amerika’nın en eski eserleri 18.yüzyılın sonlarına dayanır. Virjinya’da ABD’nin 3.başkanı olan ve tarihe Bağımsızlık Bildirgesi ile geçmiş olan Thomas Jefferson aynı zamanda devrin başarılı bir mimarı olarak kendi evini tasarlamıştır.Washington’daki Capitol’un ilk planlarını da kendisi yapmıştır. Salt Lake City’deki ilginç Mormon tapınağı, New York’taki Özgürlük Anıtı, Güney Dakota’da başkanların portrelerinin kayalara yontulduğu Rushmore Dağı, modern mimarının övüncü Empire State Binası, 443 metrelik Chicago Sears binası, Nevada’daki devasa Hoover barajı, 1937’de açılan ve Kırmızı Köprü diye de bilinen San Fransisko Golden Gate köprüsü, St. Louis’deki Gateway Anıtı, Frank-Lloyd Wright’in içinden su kanaları ve şelaleleri geçen evi, New York’taki Guggenheim müzesi bize eski çağların sanatsallığını yansıtmasa da estetik ve fonksiyonel olarak geleceğin nasıl olacağı yolunda birer önemli kilometre taşı olarak Kuzey Amerika gezimizde bizi beklemektedir.
Orta Amerika’ya geldiğimizde Meksika’da Avrupa’da İtalya’nın sahip olduğu zengin koleksiyona eşdeğer bir görüntü sergilemektedir. Aztek ve Maya imparatorluklarından kalan ilginç eserler arasında Guatemala’daki piramitleri ile Tikal harabeleri, Meksiko City yakınındaki gene piramitler, geniş cadde ve sokaklardan, kutsal alanlardan oluşan ve Tanrıların Yeri anlamına gelen Teotihuacan ve Toltek ırkına ait Tula, iki ırkın farklı zamanlarda büyüttüğü efsanevi şehir Chichen Itza bize gelişmiş bir uygarlığın tarihe tanıklık eden eserleri olarak beklemekte.
Benzer tarzda eserler Güney Amerika’da , Kolombiya’daki Heykeller Vadisinde, Bolivya’da Tiahuanaco’da, Peru’da Chan Chan’da ve Machu Picchu’da bizleri beklemekte.Daha esrarengiz eserler arıyorsanız Peru’da Nazca yöresinde sırrı tam çözülememiş ve ancak yüksekten uçarken şekli anlaşılan çizgiler bulunmakta. Meraklıları için Erich von Daniken’in Tanrıların Arabaları isimli fantastik eserinde burası uzaylıların kullandığı bir alan olarak tanımlanmıştır. Güney Amerika ayrıca daha yeni sayılabilecek bazı eserlere de ev sahipliği yapmakta; Ekvador’daki La Compania Kilisesi, Buenos Aires’teki ünlülerin şarkı söylediği Colon Tiyatrosu, Rio de Janeiro’da yaklaşık 1000 metreden şehre bakan İsa Heykeli bunlar arasında.
Asya ve Orta Doğu’ya geldiğimizde Kudüs, İran’da Persepolis, Ürdün’de kutsal Hazine Avcılarından hatırlayacağınız Petra en eski eserler arasında yer almakta. Çin’deki efsanevi 6300 km uzunluğundaki Çin Seddi, yaklaşık 8000 kilden yapılmış askerin bulunduğu Terra-Cotta, Japanyo’daki 500 ton ağırlığındaki dev Buda heykelinin bulunduğu Nara, Endenozya’daki muhteşem Buda tapınağı Borobodur, dünyadaki en büyük tapınak kompleksi olan Kamboçya’daki Angkor Wat, gene Çin ‘deki Yasak Şehir, Hindistan’da tamamen ağaç oymacılığı ile yapılmış 60 metre yüksekliğindeki Meenakshi tapınağı, tabii ki Taç Mahal, ve Kırmızı Kale, Tibet’teki Buda’nın dağı anlamına gelen ve 1000 den fazla odası ve 20000 den fazla heykeli içinde barındıran Potala Sarayı dünyanın en büyük kıtasında bulabileceğimiz bazı nadir eserler.
Ve son durağımız Afrika. Artık şanı unutulmaya başlayan bu kıta bize dünyanın en gizemli eserlerinden bazılarını ; Piramitleri, Krallar Vadisi ve Karnak Harabelerini, Sudan’da Mereo Piramitlerini ve Büyük Zimbabwe krallığının kalıntılarını ve Etiyopya’da Lalibela Taş Mezarlarını sunmakta. Faz’taki Fez Medina, Tunus’ta Kartaca, Mısır’da iskenderiye ve Aswan barajı yapımı sırasında sökülerek daha güvenli bir yerde tekrar monte edilen Abu Simbel’deki dev Ramses heykelleri kıtanın diğer insan yapımı güzellikleri arasında.
Bu kadar eser arasında ülkemiz dünya klasmanında nerede yer alıyor. Aya Sofya, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı bugün artık klasikler arasında. Nemrut’taki Kral Heykelleri ve Kapadokya’daki bir çok eserde gene literatürde yerini almış durumda.
Şimdi siz elinize bir kağıt kalem alıp bu muhteşem eserlerden kaç tanesini görmüş olduğunuzu bir not edin. Evet sayınız az değil mi ama hayat belki de yeteri kadar uzun. Bu insanlığın yaptığı muhteşem eserler gene insanlar tarafından yok edilmeden ziyaret etmeye çalışın.
Herkese iyi geziler..
Listemize bakarsak Avrupa beşbin yıllık bir mazi içerisinde oldukça ilginç eserler yaratmışa benziyor.
Kıtanın tarihi eserlerine gidersek İrlanda’da Dublin yakınlarında 17yyda keşfedilmiş ve yaklaşık 5000 yıllık geçmişi olduğun sanılan Newgrange mezarı ve Ingiltere’de Salisbury yakınlarında 4000 senelik çözülemeyen esrarı ile Kelt rahipleri tarafından yapıldığına inanılan Stonehenge anıt taşları başta gelir.
İlkçağ eserlerine bakarsak Yunanlıar tarafından yapılan Dünyanın beş harikası; Efes’teki Artemis tağınağı, Olimpia’daki Zeus Heykeli, Halikarnassos’taki Mauselion, Rodos heykeli ve İskenderiye Feneri bugüne kadar ulaşamamıştır. İskender’in imparatorluk sınırları içerisinde bulunan Babil’in asma bahçeleri de günümüze ulaşmayı başaramamışken bu devirden görülebilir tek eser Gize Piramitleridir. Ayakta duran eserlerden bahsedersek Akropolis’teki Parthenon veya bilinen adı ile Akropolis en eski eser olarak tanımlanabilir.
Avrupa’nın kuşkusuz eski eser turizminde lider ülkesi İtalya’dır.Roma’da Arena / Colosseum ve Panteon tapınağı, St.Peter ve Il Gesu Kiliseleri, İspanyol Merdivenleri, Caracalla Hamamı, ünlü eğik Pisa Kulesi, Venedik’te Dogen sarayı ve Büyük Kanal, Floransa’daki Santa maria del Fiore Kilisesi rahatlıkla bu listeye dahil edilebilir.
Daha yakın tarihli eserleri bulabileceğimiz iki ülke ise Fransa ve İngiltere’dir. Eyfel Kulesi, Versay sarayı, Paris’e tepeden bakan Sacre-Couer, Zafer Taktı, güneyde Pont Du Gard su kemerleri, gene Paris’te Pompidu Sanat Merkezi, Luvr Müzesi, gel git nedeni ile oldukça ilginç görüntüler veren Saint-Michel Kalesi Fransa’nın ihtişamını sergilerken, Britanya adasında Çin seddinin küçük kopyası Hadrian Duvarı, Windsor Kalesi, St Paul Katedrali, Parlamento Binası, Londra Kulesi listemizde yer alır.
Avrupa’daki önemli eserlerin büyük bir bölümü kilise ve saraylardan oluşmaktadır. Brüksel’deki Büyük saray, Moskova’da beş yüz yıldan beridir devletin simgesi olan Kremlin ve Leningrad yakınlarındaki Büyük saray, Avusturya’da Habsburg Hanedanının görkemli eseri Hofburg sarayı, 16 km’ den daha uzun koridoru içinde barındıran Madrid yakınlarındaki Escorial Manastırı ve Granada’daki Elhamra sarayı, bir kartal yuvasını andıran Bavyera Alplerindeki Neuschwanstein Kalesi, Macar Parlamento Binası, Gaudi’nin Barcelona’ya kazandırdığı ölümsüz eser Sagrada Familia Kilisesi, Prag’taki Hradschin Sarayı, Viyana’daki Belvedere Sarayı çağlar boyu yaratıcılığın eserleri olarak bugün hala yıllara meydan okumaktadırlar.
Avrupa’daki yolculuğumuz bir yana bırakıp Atlantik’i geçersek modern dünyanın görkemli eserleri ile tanışma fırsatı bulabiliriz. Kuzey Amerika’nın en eski eserleri 18.yüzyılın sonlarına dayanır. Virjinya’da ABD’nin 3.başkanı olan ve tarihe Bağımsızlık Bildirgesi ile geçmiş olan Thomas Jefferson aynı zamanda devrin başarılı bir mimarı olarak kendi evini tasarlamıştır.Washington’daki Capitol’un ilk planlarını da kendisi yapmıştır. Salt Lake City’deki ilginç Mormon tapınağı, New York’taki Özgürlük Anıtı, Güney Dakota’da başkanların portrelerinin kayalara yontulduğu Rushmore Dağı, modern mimarının övüncü Empire State Binası, 443 metrelik Chicago Sears binası, Nevada’daki devasa Hoover barajı, 1937’de açılan ve Kırmızı Köprü diye de bilinen San Fransisko Golden Gate köprüsü, St. Louis’deki Gateway Anıtı, Frank-Lloyd Wright’in içinden su kanaları ve şelaleleri geçen evi, New York’taki Guggenheim müzesi bize eski çağların sanatsallığını yansıtmasa da estetik ve fonksiyonel olarak geleceğin nasıl olacağı yolunda birer önemli kilometre taşı olarak Kuzey Amerika gezimizde bizi beklemektedir.
Orta Amerika’ya geldiğimizde Meksika’da Avrupa’da İtalya’nın sahip olduğu zengin koleksiyona eşdeğer bir görüntü sergilemektedir. Aztek ve Maya imparatorluklarından kalan ilginç eserler arasında Guatemala’daki piramitleri ile Tikal harabeleri, Meksiko City yakınındaki gene piramitler, geniş cadde ve sokaklardan, kutsal alanlardan oluşan ve Tanrıların Yeri anlamına gelen Teotihuacan ve Toltek ırkına ait Tula, iki ırkın farklı zamanlarda büyüttüğü efsanevi şehir Chichen Itza bize gelişmiş bir uygarlığın tarihe tanıklık eden eserleri olarak beklemekte.
Benzer tarzda eserler Güney Amerika’da , Kolombiya’daki Heykeller Vadisinde, Bolivya’da Tiahuanaco’da, Peru’da Chan Chan’da ve Machu Picchu’da bizleri beklemekte.Daha esrarengiz eserler arıyorsanız Peru’da Nazca yöresinde sırrı tam çözülememiş ve ancak yüksekten uçarken şekli anlaşılan çizgiler bulunmakta. Meraklıları için Erich von Daniken’in Tanrıların Arabaları isimli fantastik eserinde burası uzaylıların kullandığı bir alan olarak tanımlanmıştır. Güney Amerika ayrıca daha yeni sayılabilecek bazı eserlere de ev sahipliği yapmakta; Ekvador’daki La Compania Kilisesi, Buenos Aires’teki ünlülerin şarkı söylediği Colon Tiyatrosu, Rio de Janeiro’da yaklaşık 1000 metreden şehre bakan İsa Heykeli bunlar arasında.
Asya ve Orta Doğu’ya geldiğimizde Kudüs, İran’da Persepolis, Ürdün’de kutsal Hazine Avcılarından hatırlayacağınız Petra en eski eserler arasında yer almakta. Çin’deki efsanevi 6300 km uzunluğundaki Çin Seddi, yaklaşık 8000 kilden yapılmış askerin bulunduğu Terra-Cotta, Japanyo’daki 500 ton ağırlığındaki dev Buda heykelinin bulunduğu Nara, Endenozya’daki muhteşem Buda tapınağı Borobodur, dünyadaki en büyük tapınak kompleksi olan Kamboçya’daki Angkor Wat, gene Çin ‘deki Yasak Şehir, Hindistan’da tamamen ağaç oymacılığı ile yapılmış 60 metre yüksekliğindeki Meenakshi tapınağı, tabii ki Taç Mahal, ve Kırmızı Kale, Tibet’teki Buda’nın dağı anlamına gelen ve 1000 den fazla odası ve 20000 den fazla heykeli içinde barındıran Potala Sarayı dünyanın en büyük kıtasında bulabileceğimiz bazı nadir eserler.
Ve son durağımız Afrika. Artık şanı unutulmaya başlayan bu kıta bize dünyanın en gizemli eserlerinden bazılarını ; Piramitleri, Krallar Vadisi ve Karnak Harabelerini, Sudan’da Mereo Piramitlerini ve Büyük Zimbabwe krallığının kalıntılarını ve Etiyopya’da Lalibela Taş Mezarlarını sunmakta. Faz’taki Fez Medina, Tunus’ta Kartaca, Mısır’da iskenderiye ve Aswan barajı yapımı sırasında sökülerek daha güvenli bir yerde tekrar monte edilen Abu Simbel’deki dev Ramses heykelleri kıtanın diğer insan yapımı güzellikleri arasında.
Bu kadar eser arasında ülkemiz dünya klasmanında nerede yer alıyor. Aya Sofya, Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı bugün artık klasikler arasında. Nemrut’taki Kral Heykelleri ve Kapadokya’daki bir çok eserde gene literatürde yerini almış durumda.
Şimdi siz elinize bir kağıt kalem alıp bu muhteşem eserlerden kaç tanesini görmüş olduğunuzu bir not edin. Evet sayınız az değil mi ama hayat belki de yeteri kadar uzun. Bu insanlığın yaptığı muhteşem eserler gene insanlar tarafından yok edilmeden ziyaret etmeye çalışın.
Herkese iyi geziler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)